Ben Nasıl Bir Dinazor Oldum?

01 Ara 2007

Fehmi Özgök

daktiloBen yıllarca Olivette marka bir yazı makinesiyle yazdım. Örneğin ikisi Hollandaca, diğer ikisi Türkçe yayımlanmış olan dört kitabımın üçünü de aynı makineyle yazmıştım. 1996’da yayımlanan ‘Sen Adam Olmazsın’ kitabımı da aynı makineyle yazmaya uğraştığım günlerde Simon’la tanışarak arkadaş olmuştuk. Dört beş yıldır her yaz tatilini Türkiye’de bisikletiyle dolaşarak geçiren Simon, bu arada az çok Türkçe de öğrenmiş, İstanubl ve Ankara’da dostlar edinmişti. İstanbul ve Ankara’daki bu Türk dostları genç ve yüksek öğrenim görmüş edebiyata, sanata meraklı kişilerdi. Simon vu dostlarıyla tanıştıktan sonra Türkçe öğrenmeye başlamış ve bir dostunun aracılığı ile İstanbul Teknik Üniversitesi’nin yabancılar için açmış olduğu Türkçe kursuna gitmişti. Amacı, Holandaca – Türkçe tercümanlık yapabilmekti. Bu arada benim bir Türk yazarı olarak Hollandaca yayımlanan her iki kitabımı okuduktan sonra benimle görüşüp tanışmaya karar vermiş.
Aslında Almanca öpretmeni olan Simon’la ilk kez görüşürken hiç tanımadığım bir Hollandalının Türkçe konuşmasına hayret etmiş ağzım, bir an öylece açık kalmıştı. Edebiyat konusunda Türkçe-Hollandaca olarak birlikte bazı çalışmalar yapabilirsek o Türkçeyi ben de, Hollandacayı ilerletebileceğimizi öneriyordu.
Doğrusu o anda gökte aradığımı yerde bulmuş gibi sevindim. Evet, bu ülkede Hollandaca iki kitabım yayımlanmıtı ama, bunların Türkçeden Hollandacaya çevirilmesi sorununu sen gel de bana sor. Hele hele şiirlerin çevirisi! Asıl bu çeviri işinin ne denli zor olduğunu anlatan bir kitap yazmalıydım. Kısaca ne gibi zoruluklar çektiğimi Simon’a açıklarlarken bir yandan da içimden kendi kendime soruyordum:
‘Acaba yazdıklarımı çavirebilir mi?’
Ne ki, Simon, aklımdan geçen soruyu okumuş gibiydi:
‘Evet’ dedi ‘çeviri öyle zor bir iştir ki, o kitabı Hollandaca olarak yeniden yazmak demektir. Söz veremem ama, deneriz.’

Simon’la yeni tanıştığımız o günlerde işsizdi ve ders verdiğim saatler dışında ne zaman okula gelse beni odamda yazı makinesi başında takır takır yazarken  görüyordu. Çok geçmedi: ‘Bu makine artık çağdışı. Sen bilgisayarda yazmalısın’ dedi. Üstekik nice kolaylıkları ve marifetleri de vardı bilgisayarın.
Evet, bilgisayarın harika bir buluş olduğunu ben de biliyordum. Biliyordum ama, bu ülkelerde yetişen Türk gençleri için Türkiye’nin 9000 yıllık tarihini ve kültürünü kolayca öğrenebilecekleri bir biçim, içerik ve anlatımla ders kitapları yazmaya uğraşıyordum. Bu da araştırma ve incelemye dayalı bir proje olarak büyük bir emek ve zaman isteyen bir uğraştı. Aslında ben bir yazar ve şairdim. Beni çok çok aşan bir bilim adamının yapacağı bir işti bu. Türkiye’de okutulan kitaplarla ders vermek buradaki çocuklara göre uygun değildi; ama kitapsız okul, öğrenci ve ders de olmuyordu. Bundan böyle beş yıldır yazmaya uğraştığım üç ciltlik bu kitabı bir an önce bitirip öğrencilerime vermek istiyordum. Ayrıca bu beş yıl içinde Türkiye’de de bir kitabım yayımlanmış ikincisini de bitirmek üzereydim. Bunca yoğun bir uğraş içinde bir de bilgisayrla mı uğraşacaktım. Zaten bilgisayara 2000-2500 Gulden verecek maddi durumu da yoktu.
Ben bunları açıklayınca Simon, yeni bir bilgisayar aldığını ve şimdiye dek kullandığı bilgisayarı da bana bedava vermek istiyordu.
‘Teşekkür ederim. İyi güzel de Simon, bilgisayarı kullanmayı öğreneyim derken yazmak istediklerim öylece kalacak’
‘Hayır, hayır. Ben sana bir saat içinde nasıl yazabileceğini öğreteceğim.’
‘Ama unutma Simon, ben Türkçe yazıyorum!’
‘Ben sana Türkçe programı yapacağım. Hem de bu yazı makinesi gibi, F klavye. Göreceksin bak; bir saat içinde yanlışlıkları da dğzelterek rahatça yazacaksın ki, bir daha bu yazı makinesini kullanmayacaksın’
Gerçekten de öyle oldu ve Olivette’yi bir daha kullanmadım. Ve o Olivette ki, Hollanda Yabancılar Merkezi (NCB)’nin Türkçe yayım organı İLKE dergisinde yazdıklarıma on yıl, Ankara’da yayımlanan ILGAZ dergisinde yazıklarıma beş yıl, iki senaryo ile iki tiyatro oyunu yazılarım, yayımlanan dört kitabımın üçüne, Simon’la tanışana dek ha babam araştırıp yazmaya çalışarak bir türlü bitiremediğim ders kitaplarıma, şiirlerime, mektuplarıma ve dosyalar dolusu yayımlanmamış yazılarıma yaklaşık 30 yıl hizmet vermişti bana Olivette. Ne ki, bilgisayara geçince sesi soluğu kesilmiş sonra da oratalıkta durmasın diye evimizin kileri olarak kullandığımız (kelder)’in karanlığında duruyordu. O denli yaşlı olmadığından antik değeri de yoktu. Nihayet geçen yıl, evimizde genel temizlik nedeniyle ıvır zıvırlarla birlikte belediyenin hurdalığına atmadan önce tuşlarına basayım dedim ama, öylesine paslanmıştı ki, bastığım tuşların kolları silindire ulaşamıyordu. Kelder’in karanlığında çoktaan can vermişti Olivette.
Ne varki, Olivette’yi canlı canlı o karanlıkta ölüme terkettiğimden bu yana 11-12 yıl geçtiği halde yazdıklarımı saklayıp tekrar aynı programa girmekten başka hiç bir marifetini öğrenmeye çalışmadım bilgisayarın. Simon ise, edebiyat yazılarımı çevirmeye uğraştı ama başarılı olamayınca 1989’dan sonra 18 yıl geçtiği halde Hollandaca başka yeni bir kitabım da yayımlanmadı. Türkiye’de desen yayımcılar, kalıcı edebiyat ürünlerinden çok kitleleri oyalayacak popüler türlerle star yazar arıyorlar. Bundan böyle Türkiye’de de son 11 yıldır başka yeni bir kitabım yayımlanmadı. Ancak Simon, tarih kültür ders kitaplarımı Hollandaya çevirerek çok kültürlü büyük bir hizmet verdi. Üç kitaptan oluşan bu ciddi ürün, Hollanda çapında büyük bir kitabevi ve yayımcının dikkatini çekti ama, olasıdır ki, politik nedenlerle Hollanda Eğştim Bakanlığı kabul etmeyince ortadereceli okullarda okutulacak bir kitap olamadı. Beri yanda bilgisayarımda ne elektronik posta adresim var, ne de internette yazdığım bir sayfa. Eh, ne gerçek ne de sanal dünyada bunca yıldır hiç bir yazım yayımlanmayınca giderek her iki ülkede de unutulmuş bir yazar oldum.
Böylece hanidir kendi inine çekilmiş tam bir dinzaorum. Ama sürekli okuyan ve yazan bir dinazor.
Fehmi Özgök
20 Ekim 2007
Muntendam

Not:Fehmi Özgök’ü tanıtan yazımızı buradan okuyabilirsiniz

Dergiler, Mektuplar, sayı 5 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Ben Nasıl Bir Dinazor Oldum?”

  1. 01

    Fehmi Bey,
    Yazınızla biraz olsun sizi tanımak fırsatı yakaladığım için mutluyum. Çabalarınızın karşılığının gençlerin beyinlerinde yüreklerinde yer aldığını düşünüyorum. Size teşekkür ederim.

    Osman Özbaş, 04 Nis 2008 16:48 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama