Ayşirin daha on yedi yaşındayken Bekir ile birbirlerini sevdiler. Bu sevgiyi kimseye hiçbir zaman anlatamadılar. Birgün Bekir’in anası oğlum sana “Ayşirin kızı istesek ne dersin diye sorunca Bekir hemen anasının elini öpüp, “Ana ben onu istiyorum da, bir türlü sizlere söyleyemedim.” dedi.
Anası, ”Oğlum ben zaten sizin birbirinizde gözünüzün olduğunu biliyordum.” dedi bilmiş bilmiş.
Ayşirin, Bekir’e istenecekti. Ayşirin’ın babasıyla annesine dünür gideceklerini bildiren Bekir’in ailesine kısa bir süre sonra, “ Hele bir gelsinler bakalım.” cevabı gelmişti.
Eskiden oğlan evermek öyleydi. İlk önce kız tarafına haber gönderirlerdi. Bazı hallerde hiç haber göndermezlerdi. Kızın babası ile annesine kızınıza dünür geleceğiz diye haber gönderir, kızın baba tarafı gel derse, kızı vermişlerdir. Ondan olmalı ki çok zaman kız istemek için haber yollamazlar-dı. Veya haber gönderdiklerinde kız tarafı hele bir gelsinler diye haber yollamazlardı. Ayşirin’ın babası, “Hele gelsinler.” demişti. Öyle ise Ayşirin Bekir’e verilecekti.
Akşamdan Bekir’in Annesi Mayide konuyu kocası Mahsup’a anlattı.
Mahsup, “Çok iyi düşünmüşsün. Fakat Ayşirin’ın babası Binkan çok ters bir adam. Bizi tersler de geri gönderirse ne yapacağız.” dedi.
Mayide, “Ben haber yollamışam. Onlar da hele bir gelsinler, demişler. ”
Mahsup, “Kızı verirlerse ne yapacağız. Oğlan evlenecektir. Fakat ayrı bir odamız yoktur. Daha yatacakları bir yatakları bile yoktur.”
Mayide, “Bir kolayını buluruz. Komşulardan bir yorganlıkla, bir döşeklik ödünç yün alır yatak yaparım. Düğünü yapıp gelini getirdiğimizde biz senle bir hafta başka yerde kalırız.”
”Kız karı, ya ondan sonra ne yapacağız? Hep bir arada mı kalacağız?”
“Öteberi koyduğumuz büyük odaya bir yatak kor, biz de orada yatarız.”
“Bir vakit idare ederiz de hep böyle mi gidecek? Hele iyi ki başka çocuklarımız olmadı. Olsaydı daha çok perişanlıklar çekecektik.”
“Bunu çok iyi söylemişsen. Birkaç tane daha çocuğu-muz olmuş olsaydı şimdi onlar da aynı sıkıntıyı yaşayacaklardı. Bu dünyanın bir tek kurtuluşu vardır. O da az çocuk yapmaktır. Bunun yapılmadığı bir dünyada ne barış olur, ne de ekmek parası kazanmak için iş bulabiliriz. Ben duymuşam ki insan isterse çocuk yapar, istemezse yapmaz. Böyle bir şey nasıl olur acaba?”
“Kız karı ben de bunu duymuşam. Fakat aslı var mı, yok mu onu kesin bilmirem. Öyle bir şey icat etmiş olsalar da herkes en çok iki çocuk yapsa ne kadar güzel olurdu.”
Ayşirin’i oğulları Bekir’e isterken bir komşu ile gitmeleri gerekliydi. Böyle yapmak kültürün bir parçasıydı eskiden.
Bir hafta sonra gidip Ayşirin’i istediler. Ayşirin’in annesi ile babası kızları Ayşirin’i Bekir’e verdiler.
Bekir ile Ayşirin birbirini çok sevmişlerdi. Her ikisi de köydeki doğa ile büyümüş uzun boylu, yakışıklı ve güzeldiler. Ayşirin’in güzelliği dillere destan olmuştu. Bekir ise son derece yakışıklıydı. Bekir ile Ayşirin’in ayrı odaları yoktu. Lüks yatakları yoktu, allı pullu düğün de yapamadılar, ama çok mutluydular. İki gönül bir olunca samanlık seyran olur derlerdi. Ayşirin ile Bekir için de öyleydi. Kısa zamanda Ayşirin peş peşe iki de oğlan doğurmuştu. Bekir’in sevincinden ayakları yere basmıyordu. Şimdi iki tane oğlu vardı. Sanki onların geleceğini düşünmüş gibi iki oğlum var diye övünüyordu.
Birkaç yıl sonra Almancı korosuna Bekir de katıldı. En sonunda bir yolunu bulup Hollanda’ya geldi. Geldiği senenin sonunda temelli geri dönecekti. Fakat kaldıkça Hollanda toplumuna iyice alıştı. İşi de iyi idi. Kazandığı paranın bir kısmını o çok sevdiği hanımına gönderiyordu. Her para gönderdikçe babası, annesi, karısı ve çocukları son derece memnun oluyorlardı.
Bu arada Bekir’e ne olduysa oldu. Bekir eskisi gibi o canından çok sevdiği karısından başka bir tane de çok güzel sarışın bir dost buldu. O yiğit Anadolu kadını sevgisinin karşılığında bir ihanet bulmuştu. Hep böyle olmuştu. O dar günde çok güzel, her zorluğa katlanan Anadolu kadınının geniş zamanda değeri çok bilinmezdi. Yine öyle olmuştu. Kendisinin bundan henüz haberi yoktu.
Bekir eskisi kadar sık mektup göndermeyi azaltmıştı. Fakat memleketindeki çocuklarını unuttuğu falan yoktu. Bulduğu güzel sarışını da kaybetmek istemiyordu.
Bekir sarışına, “Her ikinizle de evlenirim. “diyordu. Sarışın bir erkeğin iki kadınla evlenmesini duyduğunda çok sevdiği Bekir’e karşı içinde kin biriktiriyordu. ”Biz de öyle bir şey olmaz. Ya benle, ya da Ayşirin’le olacaksın.” diyordu.
Bekir, “İslam dininde erkeğe iki evlilik vardır. Ben müslüman olduğum için benim iki evliliğe hakkım vardır.” diyordu.
Sarışın, “Senin öyle bir hakkın yoktur. Siz İslam’ı çıkarlarınız için kullanıyorsunuz. O memleketindeki karın ne yapacaktır.” diye yakınsa da, Bekir’den de ayrılmak istemi-yordu.
Bekir’e memleketten gelen son mektupta acele gel veya neden gelemediğini bize bildir yazılıydı ve altında şu maniler yer alıyordu.
Sen gitmişsın gurbete/Yar olmuşsun ellere/Böyle bir şey var ise /Giresin kefenlere/Dilin değmesin başka dile/Bülbül konmasın güle/Zarar gelmesin bele/Hilaf girmesin gönüle/Durma koş gel hele/Elim elinde idi/gönlüm gönlünde idi/O sendeki sarışın/Kimin koynunda idi/Yazıda başka koku/Yol uzak organ doku/Eğer kuşkulu isen/Bu maniyi çok oku/
Dön sevgillim gurbetten /Medet umma ellerden/ Sen nasıl kerem oldun/Ben Aslıyı görmeden.
Bir yıl önce sarışın, annesi, babası Türkiye’ye izine geldiklerinde hiç kimse Bekir’le Sarışın’ın arasındaki gizi hissetmemişti. Şimdi köylülerin hepsi dedikodu yapmaktaydılar.
Bir mani de köylünün biri yazmıştı.
Deniz gözlü sarışın/Bekir’i maviye boğmuş/Meğer daha köydeyken/Bizim Bekirle yatmış/
Bunlar hepsi Ayşirin’in gücüne gidiyordu. Bir başka mektubunda Bekire yine şöyle yazmaktaydı.
O sarişın seni deniz gibi mavi gözleri ile boğmuş olmalı ki sen bize daha sahip çıkmak istemezsin. Yokluk içinde iken, kışın odamızda sobasız yatarken sevgimizin sıcaklığı bize soğuğu hissettirmiyordu. Ulan varlıklı olmak seni ne tez insanlıktan uzakaştırdı kanı bozuk”
Hasretine yandığım/Neden kanın bozuk çıktı/Madem kanın bozuktu da/Neden bana yavru verdin/Gözü kör olasılar/O siyasi asiler/Sizi para için verdiler/Çok yuvalar yıktılar
Hollanda’ya gelen bu mektubu Bekir’den habersiz önce sarışın açıp okudu. Bekir’e olan aşkından çabucak Türkçe öğrenmişti. Gözleri hemen kanı bozuk kelimelerine ilişince vah bana Bekirin kanı bozuk ve hastalıklıdır diye alarma geçti.
Biz bu hikayenin kısa haline geçelim. Çünkü bu hikaye tam iki yüz sayfadan oluşmaktadır. Bekir memleketteki eşi Ayşirin’den ayrıldı. Sarışın kızı baskı altına almak istedi. Sarışın baskıya boyun eğmedi. Sarışın için iki eşlilik olamazdı. Bekir için bu çok normaldi. Sarışın yaptığı bir girişimle Bekir’i eşi Ayşirin’le tekrar evlendirdi ve Hollanda’ya getirtti.
Ayşirin ile çocukları Hollanda’ya getirildikten sonra Bekir Sarışın’la kalacaktı. Ara sıra Ayşirin’i ziyaret edecekti. Fakat madalyonun diğer yüzü başkaydı. Sarışın Ayşirin getiril-dikten sonra Bekir’i bir gün evden kovup ondan tamamen kurtulmayı planlamaktaydı.
Ayşirin geldiği günü Sarışın Bekir’e, “Bir daha benim evime gelme. Çünkü en sevdiğin eşin ve çocuklarını Hollanda’ya getirdin. Artık onlarla birlikte yaşaman lazım.” dedi.
Bekir buna biraz itiraz ettiyse de elinden bir şey gelmedi. Amsterdam’ın bir köşesinde bulduğu evinde çocukları ile birlikte yaşıyordu.
Ayşirin, Bekir’in huzur içinde yaşamadığını hissediyordu. Ondan eskiden gördüğü sevgiyi tam olarak görmüyordu. Evlilikleri ile bu güne kadar aradan yıllar geçmişti. Bir de Sarışın’dan dolayı aralarında dedikodu meselesi de vardı. Bu nedenle biraz anlayış gösteriyordu. Sarışının Bekir’in gözlerine bakma şeklinden şüpheleniyordu. Fakat her şey olmuş bitmişti.
Sarışın Ayşirin’in Hollanda’ya getirilmesine önayak olmuştu. Bana bu kadar yardım eden bir kimsenin kötü niyetli olmasına imkân yok diye düşünmekteydi.
Ayşirin geçim zor oluyor diye çok kısa zamanda kendine bir de iş bulmuştu. Bekir bazen eve sabahları geliyordu. Bazen de gece çalışıyorum diyerek hiç gelmiyordu. Bu büyük yalanın nasıl olsa arkası gelecekti.
Sarışın, Ayşirin’i Hollandaca kurslarına kayıt etti. Bunu yaparken kullandığı kelimelerden kadının bayağı Türkçe öğrendiğini farketti.
Ayşirin, “Sen nereden öğrendin Türkçeyi?” diye sordu bir fırsat bulduğunda.
Sarışın, “Ben kursa gittim. Şimdi de benim erkek arkadaşım var. Yakından onunla evleneceğim. “dedi.
”Onun adı nedir?”
”Onun adı da senin beyinin adı gibi Bekir’dir. Memlekette de karısı ve iki çocuğu vardır.”
“Bekir gebersin. O karısı kim bilir şimdi ne çileler çekiyordur. Peki sen nasıl onunla evleniyorsun?”
“Ben de istemiyorum, ama artık Bekir karısından boşanmıştır.”
Eğer karısından boşanmıştır demeseydi kocası Bekir olduğunu hemen bilecekti. Fakat yine şüphede kaldı. Ayşirin Bekir’le evliydi. Belki o Bekir, kendi Bekir’i değildi. Bu kadar tesadüf olur muydu?
Sarışın Ayşirin’e baktı. Biraz daha baktı. İlk önce onun nasıl karşılayacağını düşündü. Kendisi nasıl olsa Bekir’i bir neden gösterip kovacaktı. Ayşirin’i biraz daha sert biçimde Bekir’e sahip çıkması için uyarmak istemişti. Sonra “Evet senin Bekir benimle evlenmek istiyor. Fakat ben istemiyorum. Daha önce de benim yüzümden senden ayrıldı. Ben bundan sonra bana geldiği zaman evden kovacağım. Sen de gayret edip onu eve alıştır.” dedi.
Bu sözleri duyan Ayşirin’in dünyası tekrar yıkılmıştı. Memleketten gelmeden eşi Bekir ile bu Sarışın’a yazdığı o manilerin, komşuların yaptığı dedikoduların aslı varmış diye düşündü.
Ayşirin haftada iki gün Hollandaca kurslarına gitmeye başladı. Her akşam ise bir gece işine gidip geliyordu. Daha Amsterdam’ı iyi tanımamıştı. Öyle kolay değildi. Köyünden çıkıp Amsterdam a gelmişti. Bir de var olan sorunların yanı sıra eşinin ona yaptığı ihaneti düşündüğünde dalgın olmaması mümkün değildi. Çocukları okuldan geldiğinde onlara yemeği yedirdikten sonra doğruca işine gidiyordu. Babanız olmadığı zaman kimseye kapıyı açmayın. Bize yardımcı olan sarışın bile olsa kapıyı yine açmayın diye tembihlemekteydi.
Bir akşam Ayşirin işine gitmişti. Çocuklar biraz televizyon seyrettiler. Anneleri geldikten sonra yatacaklardı. Fakat anneleri gelmedi. Daha topluma alışmayan ve her şeyi kendileri için tehlike gören çocuklar evde korkmaya başlamışlardı. Bu arada birden zil zıırt diye çaldı. İkisi birden yarışa girer gibi kapıyı açmak için kapıya doğru koşup zile bastılar. Kapı açılmıştı.Gelen anneleri değildi. Alt kat komşusuydu. Komşu onlara yavaş olun diye bir tehdit savurdu. Çocuklar içeri kaçarak oturdular o ikinci el koltukların üstüne. Biraz önce açtıkları kapı kapalı mıydı acaba. Cesaret edip kapıya bile bakamadılar. Biraz sonra kapıya baktıklarında kapı örtülmüştü. İki kardeş birbirine sarılıp, üstlerine de bir battaniye çekerek saatlerce korku içinde öylece oturdular.
Küçüğü korkusundan altına işemişti. Abi ben altıma işemişim diye abisine duyurdu. Abisi bir şey olmaz. Birazdan annem gelirse üstünü değiştirirsin diye onu cesaretlendirdi. Fakat kendisi de korkuyordu. Daha kendisi sekiz yaşındaydı. Kardeşi ise altı yaşındaydı.
Dışarıdan her gelen sese pencereden baktılar. Ne baba vardı ne de anne. Ne yapacaklardı? Yarın okula gittiklerinde anne ile babasının kayıp olduklarını ve eve gelmediklerini ilk olarak okullarında mı anlatacaklardı. Şimdi iki küçük çocuk büyük şeyleri düşünmeye başlamışlardı. Daha sonra annelerinin çalıştığı yerde çalıştığı saatlerinin bir kısmının parasını vermemişlerdi. Bir ara acaba onlarla sorun mu çıktı diye akıllarına getirdiler. Büyüğü bu zorluklara rağmen annenin çalıştığı saatlerinin parasını vermeyen adam kim bilir ne kadar zalimdir diye düşünürken ikisi de uykuya daldılar.
Baba çalışma saatinden sonra sarışına gitmişti. Sarışın ona “Bir daha gelme buralara.” dedi. “Senin ailen ve çocukların var. Git onların eğitimleriyle, sporları ile uğraş. Hanımını iş çıkışında alıp eve götür. Amsterdam’ın her tarafını ona öğret.”
Bekir, ”Öyle yapacağım. Fakat seninle biraz gezip konuşmam lazım.” dedi.
Sarışın bunu kabul etmedi. Etmedi ama, şeytan kendisini dürtükledi. Şundan bundan bahsederken yumuşamıştı. Bu yumuşama Bekir’e cesaret verdi.
“Peki bu son gezmemiz olsun. Bundan böyle, aileni ve çocuklarını unutup bana gelirsen bir daha merhaba demeyeceğim. Kapıyı bile açmayacağım. Siz ne kadar eğitimsiz insanlarsınız. Bir tek benim hatırım için şu iki gül gibi çocuğunu ve dünyalar güzeli hanımını unutman nankörlük değil mi? Senin dininde, senin kanından olan hanım ve çocuklarına bunu yaptıktan sonra seninle evlensem, aynısını bana da yaparsın.”
Sarışın Ayşirin’i kolluyordu gençekten. Bu sözleri Bekir’i kendinden soğutmak için sarfetmekteydi.
Şimdi çıkmışlardı evden. Geziyorlardı kol kola. Bu adaletsiz dünyanın işi işte böyle olur. Gece saat ilerlemişti. Ayşirin ile çocukların ne çektiğini kimse aklına getirmiyordu.
Ayşirin’in işi bitmişti. Yolda yeni almış olduğu haftalığı ile çocuklara biraz meyve alayım diye her gün tramvaydan geçerken gözüne çarpan Türk manava yakın durakta indi. Aldığı birkaç kilo meyveyi çantasına yerleştirdi. Orada çalışan birkaç Türk bayanla biraz muhabbet etti. Sonra dükkândan çıkıp durağa doğru yürüdü. Vardığı yerde durak olmadığı gibi tramvay da yoktu.
Caddeleri benzeterek bir sağa,bir sola yürüdü. Şimdi yolu hepten kaybetmişti. Peki şimdi ne tarafa gitmeliyim diye düşünmeye başladı. Galiba şu tarafa gitmeliyim diyerek o tarafa doğru yürüdü. Fakat ne durak, ne de tramvay vardı. Sıkıntıdan terlemeye başladı. Çocuklarım evde yalnız korkacak diye yüreği yerinden oynuyordu. Şu eşim Bekir ne olur bu gece eve gelmiş olsaydı da çocuklarım korkmasaydı. Eve erken gel biz korkuyoruz diyorlardı. Ne büyük aptallık yapmıştı tramvaydan inmekle.
Şu Bekir şimdi elime geçse de onu parça parça etseydim diye iniltili sesler çıkardı. Şu kadınları hor gören, onlara köle gözüyle bakan, onlara eşit ücret vermeyen insanların hepsini yok etseler dünyada diye ilenmekteydi.
Şu kadınlarda ne kadar aptal ki, kendi haklarını savunamıyorlar. Şu sarışın aptal olmasa benim evli kocamla ilişki kurar mı? Aklından bunları geçirip hızlı hızlı yürürken elini sırtına attığında terden ıslandığını fark etti.
Başındaki eşarbı kaldırıp yüzündeki terleri sildi. O güzel kıpkırmızı yanakları, kara kaşları ile ela gözleri, hiç boya görmemiş yüzünün güzelliği kayıp olduğu sokakta dikkati çekmeye başlamıştı. Belki sokak sokak olalı böyle bir güzel görmemişti.
O sokaklarda tüm iğrençlikler mevcuttu. İçip bağıranlar, gelip geçen kadın ve kızlara asılıp rahatsız edenler, her köşede dudak dudağa verip emiştirenlerin durumu Ayşirin için bir iğrençlikti. Ona asılanlar da vardı. Köşenin birinde durdu. O böyle bir şey görmemiş ve hiç yaşamamıştı. Tam bir küfür deryası idi. Şimdi durduğu köşede onu rahatsız edenler daha çoğalmıştı. Adres sordu birkaç kişiye. Hiç kimseye bir şey anlatamadı. Sıkıntısından gittiği Hollanca kursunda öğrendiği her şeyi unutuvermişti sanki.
Birden elinde olmadan var gücüyle Türkçe bağırdı. “Bekir Allahından bulasın. Sarışın aynı çileyi sen de çekesin. Bizi bir ekmek parası için bu diyarı gurbete düşürenler siz de Allahınızdan bulasanız.”
Bu bağırtı ile bir anda birkaç kişi daha etrafına toplanıverdi. Adresimi kaybettim diye Türkçe birkaç defa bağırdı. Kalabalık sanki ona yiyecekmiş gibi bakmaktaydı. O kalabalığı yararak bir sağa bir sola koştu. Onun gibi koşuşturanlar da vardı. Birden Türkçe seslenildiğini duydu. Biri, “Bu da kafayı yemiş galiba.” dedi.
O ses, dağın tepesinde yankı yapan ses gibi kulaklarını zonklattı. Sesin geldiği yere doğru koştu. “Gel ulan buraya. Ben yolumu kayıp etmişim.” dedi bunu diyen adama.
O adam da, “Senin gibi yolunu kayıp eden niceleri vardır.” dedi yılışık yılışık.
“Gel kardeşim bana yolumu göster, her yolunu kayıp eden bilerek değil, bazen de bilmeyerek kayıp eder. Fakat gerçek yolumu kayıp etmişim. Çocuklarım evde yalnızlar. Bir daha yedi ceddime tövbe olsun ki adressiz gezersem, tramvayda inip meyve alırsam.”
Bu konuşma üzerine o adam yanına geldi. Ayşirin sarıldı ona. ”Sen benim kardeşimsin, benim babamsın ne olursun bana yardımcı ol.” dedi.
“Nasıl yardımcı olayım?”
Ayşirin, “Ben tramvaydan inip bir yerlerde meyve aldım. Bir daha da bindiğim tramvayı bulamadım. İki küçük çocuğum evde yalnız kaldılar. O pezevenk kocam da bir sarışına kafayı takmış nerelerde olduğu belli değildir.” dedi
“Senin evine kaç numaralı tramvay gider?”
Ayşirin’in kafası gitmişti başından. Biraz düşündü. Türkçe, Hollandaca on demeyi unutmuştu. Sıkıntısından uçmuştu laflar kafasından. Düşünürken etrafı kalabalıklaşmıştı tekrar.
İçlerinden biri, “Bir kadın kayıp olmuş ta kaç nolu tramvayın evine gittiğini bilmiyor galiba? Yatacak bir yer arıyor belki de.” dedi anlamlı anlamlı.
Adam, ”Hele söyle bacım. Kaç nolu tramvaydı? Şöyle bir derin nefes al. Acele etme. Ben varken sana hiç bir şey olmaz.“ dedi.
Ayşirin, “Benim evime giden tramvayın üstünde önce bir direk sonra da bir göbek vardır.” dedi.
Adamcağız birden şaşırdı. Bir tramvayın üstünde ne bir direk, ne de bir göbek bulunurdu.
O dalga geçen herif, “İşte bunlar böyledir. Senin göbeğin mi vardır tramvayın üstünde?” diye sırnaştı.
Ayşirin bunu duyunca iki eli ile onun suratının ortasına bir tane yapıştırıp saçlarından tutup onu cırmaladı. Adam diğer adamdan korkarak karşılık vermedi, ama çok sinirlenmişti. Kalabalık şimdi iyice çoğalmıştı.
Ayşirin, sanki bir denizde boğuluyormuş, bir dağdan aşağı düşüyormuş veya birileri ona hakaret edecekmiş gibi gelmekteydi. Yine çocuklarını düşündü. O bunalım ortamında şaşırmıştı ne diyeceğini.
“Direkle göbeği anlat biraz bakalım.“
Ayşirin çırmaklanan adamın attığı lafa daha fazla aldırış etmemeye kararlı, “Tramvayın üstünde bal gibi bir direkle bir göbek olur.” deyip, sol elinin baş parmağını bir direk, sağ elinin baş parmağıyla işaret parmağını birbirine yuvarlak biçimde kavuşturup yan yana getirdi.
Ona yardımcı olan adam, “Sizin evinize on numaralı tramvay gider bacım.” dedi.
Ayşirin’in sevinçten yüreği oynadı. “Hay Allah senden razı olsun be. On numara tabii. Tien yani.” dedi. Ve o güzel gözleri caddeye bir ışık verir gibi gülmekteydi.
Adam Ayşirin’in on numaralı tramvayın durağına götürdü.
Ayşirin, “Ben bundan sonrasını bilirim. Sen sağ olasın kardeşim.” dedi bu adama. Adam iyi geceler dileyip çekti gitti.
Bu arada sarışın ile Bekir bir barda içtikleri içkiden biraz sarhoş durumda ilerliyorlardı. Olay yerine çok yakındılar. Ayşirin’e yardım eden adamla tanışırlardı. Ona raslayınca selamlaştılar. Adam Bekir’in karısını tanımıyordu. Az önce kime yardımcı olduğunu bilmeden olan bitenleri anlattı. Çok güzel bulduğu kadını da ayrıntılarıyla tarif etti.
Bekir bu tariften ve evde çocukların yalnız olması kelimelerinden işkillenmişti. Adamın sözünü ettiği tramvay durağına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Gecenin geç saatinde sırtını duraktaki direğe dayayan bir kadın vardı. Tanıdıktı. Bekir hem koşuyor, hem de onun peşine yavaşca yürüyen sarışına dönüp bakıyordu.
Durağa yaklaştığında duraktaki bayan başındaki puşusu ile yüzü ve göğsündeki terleri siliyordu. Evet bu yolunu kayıp eden kadın Ayşirin’den başkası değildi.
“Kız karı sen ne arıyorsun burada? Gecenin bu saatinde?”
”Sana lanet olsun Bekir. Ben yolumu şaşırdım ulan öküz. Sen ne arıyorsun burada gecenin bu saatinde?”
“Bana karşı öyle konuşmanın ne zararlar getireceğini biliyor musun?”
“Gelecek zararlar gelmiştir zaten. Neden şu sarışının hatırı için bizleri terk ettin? Benim neyim eksikti de sen bu sürtüğe yapıştın. Şayet bir eksikliğim varsa o da senden kaynaklanmalıdır. Bir kadının eğitimsizliğinin en büyük nedeni o toplumun cahil erkeğinden kaynaklanmaktadır.”
Sarışın söze karıştı. “Biz kadınlar kendimizi sömürtmeyi ve ezdirmeyi çok severiz. Sen bir kadın olarak Bekir’in haksızlığına karşı haykırıp sesini çıkarmadığın gibi, ben de yine bir kadın olarak evli olan şu Bekir’e yapışmış kendimi kullandırıp hem kendime, hem de sana haksızlık yapıyorum. Acaba bizim psikolojik bir sorunumuz mu vardır?”
Bekir bir daha sarışının evine gitmeyi istemedi. Zaten kadın da onu bir daha eve sokmamaya kesin kararlıydı.
Bundan böyle on nolu tramvayın adı bir direk bir göbek kaldı.
Blog
Adresime bir direk ile bir göbek gider - İsmail Polat
Yorum yapılmamış »
Henüz yorum yapılmamış.
Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.