Görünmez Bombalar

01 Eki 2007

Nazan Bilen

Okumadığım her geçen gün biraz daha ağırlaştığını hissettiğim incecik bir kitabı elime alıp birkaç saatte bitirdim. Hikayenin kahramanının yanında kendisini sürekli ezik hissettiği iri yarı, gösterişli, karizmatik babası ölmüştü. O babası ölünce yazmaya karar vermiş. Yaşayan bir babanın eline utangaçlıkla tutuşturulmuş, okumayacağını bildiği, okusa da hiçbir yorumda bulunmayacağı bir mektup olmaktan kurtarmış cümlelerini. Artık yazarı da ölü olan bu incecik, kapağında ne bir aile, ne bir baba, ne de herhangi bir desen bulunan ciddi kapaklı kitabı okurken kendi hikayeme bir şablon olarak kullandım. Babam hikayede anlatılan adam kadar gösterişli, başarılı, etkileyici bir adam değildi, kaba kuvvet kullanmazdı, ama yine de korkardım ondan. Sarhoşluğu berbattı. Evimiz yazarın anlattığı evin yanından bile geçmezdi, onun kalabalık ailelesinin etrafında toplandığı bol şamdanlı bir yemek masamız hiç olmadı, ama yine de o evde gezinip durdum babamla kitap boyunca. İkinci kattaki en kuytu, loş odalardan birinde sallanan sandalyede oturanın yazarın babası değil de annemin kendisi için Hema’dan aldığı çiçekli, pembe okuma gözlüğünü takmış Hürriyet okuyan babam olduğunu gördüm. Bir elinde sigarası derin derin içine çekiyordu. O sigarayı öyle hayat memat meselesiymişcesine içine her çekişinde ben onun mutsuzluğunun tek kaynağının kendim olduğunu düşünmeden edemiyordum. Evladını seven babalar sigarayı böyle içmezmiş gibi geliyordu. Bir anlığına içeri benim değil de yazarın kız kardeşi girip, babama çay içip içmeyeceğini soruyordu. Kıskanıyordum. Bunu sormak neden benim aklıma gelmedi? O anda tekrar sadece bir göz, bir bilinç olduğumun farkına varıyordum. Yine saklanmıştım. Eskiden de böyle yapardım. Yazarın çocukluğunda, ikinci dünya savaşı sıralarında yaşadığı büyük malikhanede değil de kendi küçük, gelişi güzel dekore edilmiş ruhsuz evimizdeyken babamın attığı bombalara, eve yerleştirdiği mayınlara basmamak için görünmez olmayı yeğlerdim. Yapmamam gerektiğini bilmediğim, yaptıktan sonra da yaptığım şeyin neden kötü olduğunu açıklamayan iğneli toplar yerdim. Savaş ben altı yaşında bahçedeki akasya ağacının altında üzerimde fırfırlı kadife eteğim kendi kendime dans edip, babama büyüyünce dansöz olmak istediğimden bahsedince başlamış en şiddetli haliniyse onaltı-yirmi yaşlarım arasında almıştı. Savaşın ilk yıllarında onların gerçek çocuğu olmadığım için böyle davranıldığını düşündüm, daha sonraları çevremdekiler gitgide tıpkı babama benzediğimi söylediğinde bu teoriden vazgeçtim. Dış görünüşüm babama benziyordu, ama babamın kafasında olmam gereken insan profili konusunda bambaşka fikirler vardı. En çok onun gömleklerini giydiğimde, saçlarımı kısacık kestirip, erkek gibi yürümeye çalıştığımda iltifat alıyordum. Okulda aldığım iyi notlar değil de erkek gibi olmamla gurur duyuyordu. O duruma bir yıl katlanabildim ancak. Yine de babam beni belki daha çok sever diye ilk sutyenimi takmayı onyedi yaşıma kadar erteledim, ama bu da işe yaramadı. Evde odama kapanmam yetmezmiş gibi bir gün yaka paça okuldan alınıp bir bodrum katındaki kumaş tozlu işyerine çırak verildim.
Kendimi bir köstebekle zorla evlendirilen parmak kız gibi hissediyordum.
Babam artık günde ondört saati bulan çalışma saatlerim yüzünden beni sadece uykumda görebilirdi. Bense bir yandan evden kurtulmuş olmanın sevincini yaşarken bir yandan da okulu bırakmış olmanın, kardeşimi sadece uyurken görmenin, hiç televizyon izleyemenin acısını tadıyordum. Ondan bundan ödünç aldığım kitaplar masanın üzerinde bir gün okunmayı beklerken ben hayal kurmaya bile vakit bulamadan uykunun bazen baba, bazen bomba, bazen de mayınlı yumuşak topraklarında buluyordum kendimi.
Artık o yok. Ama uykuyla uyanıklık arasında işaret parmağımı kaldırmış onun sesiyle azarlarken buluyorum kendimi. Tam uyumadan önce, yarı uykuda ama uyanık olduğumun bilinciyle. Kızacak bir şeyi mutlaka yaratıyorum. Gece yatağa girince içimdeki mutsuzluk rezervlerinin kapakları açılıyor birbir. Yazarın mutsuzluğu benim mutsuzluğum. Onun babası benim babam. Bombalar her yerdeler hâlâ. Artık babam değil ben onları çekip patlatıyorum fitillerinden.
Bunca yıldır gözlerimin önünde en belirgin olan anı en karanlık yerde olanı. Yeni duş aldığı belliydi o gün, traş kremi kokuyordu. Üzerinde lacivert pantolonu ve yeşil kareli gömleği vardı. Bodrumun kapısını aralayıp kumaş kokularından gözleri şişmiş, makas tutmaktan elleri nasırlanmış onaltı yaşındaki bana anahtarı uzattığında dışarıda güneş vardı. Siyah kıvırcık saçları arkasından vuran güneş ışıkları yüzünden pırıl pırıl parlamaktaydı. O an aramızdaki savaşın bittiğini, beni dışarı çıkaracağını, belki birlikte parka gideceğimizi hayal ettim. Anahtarları kapının yanında duran masanın üzerine koyup –yanına gelip almamı bile beklemeden- “ben gidiyorum” dediğinde aslında bugünleri görür gibi oldum. Şimdi bana o an armağan ettiği bir ülkede yaşıyorum. Yatağımın altı bomba dolu. Bazı geceler uyandığımda kendimi işaret parmağımı tehditle salllarken buluyor, ağzımı açarsam onun sesiyle konuşacağımdan korkuyorum. O yüzden sabahı bekliyorum bir şey söylemek için. Sevgilim bunun nedenini hiç bir zaman öğrenemeyecek.

Dergiler, Mektuplar, sayı 4 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama