Düş Gezintileri

01 Eki 2007

Nazan Bilen

Bazı günler bazı şeyleri yapmak için daha uygundur. Tıpkı bugün olduğu gibi. Cumartesileri şehir kenarlarından içe doğru kıvrılır önce, buralardaki eğlence düşkünleri minik kurbağa yavruları gibi merkeze doğru akarlar. Onları gidecekleri yere postaladıktan sonra kenarlar tekrar düzleşir, bu defa da dışa doğru eğrilirler. Benim gibiler bu kıvrımlardan dışa kayar. Sayımız az olduğundan sakin sokaklar, ağaçlı loş yollar, deşifre edilmek için bekleyen reklam panoları, tabelalar, hatırlanmak isteyen bulutlar ve yıldızlar bize kalır. Yanımıza ismimizin en yakın halinden en uzağına kadar olan her benimizi, varsa görünmezlerimizi de alıp hem niyete, hem suale hem deme, hem şükre, dünyanın en nihayetinde dönen bir gezegen olduğunu hatra çıkarız. Ben ve biz, uzaygezerleriz.

Cumartesi akşamı saat onbir buçuk sularında birinci köprüyü geçmiş, puslu sarı ışıkla aydınlatılmış üstgeçidin altından yerdeki kurumuş sonbahar yapraklarını dağıtarak yürümekteydi. Etrafta kimsecikler yoktu. Üzerinde siyah, geniş bir pantolon, siyah ceket ve siyah atkı vardı. Uzun yürüyüşlere çıkmak istediğinde kendini görünmez kıldığına inandığı giyeceklerine bürünürdü. Bol, tek renk, modası geçmiş giyecekler bu amaç için çok uygundular.

Pek soğuk sayılmazdı, insanı dirilten bir serinlik vardı. Gökyüzü Drakula filmlerinden kopyalanmış hızlı bulutlarla kaynamaktaydı. Tam yürüme havasıydı yani, yürürken de anında bestelediği şarkılardan döktürürdü. Bu şarkılar yoluyla bilinçaltıyla sürekli bir iletişim halinde olduğunu düşünürdü. “Bilinç altı radyom!” derdi sürekli şarkı söylemesinden bıkan arkadaşlarına “Ne yapayım 24 saat canlı yayın yapıyor.” Uzaktan dudaklarının kımıldadığını görenler kendi kendine konuştuğunu sanıp, onun gibi olmadıklarına içten içe sevinerek yanından geçip giderlerdi. Bazan farkettirmeden yaklaşan birisine, hele de opera söylerken yakalandıysa müthiş utangaçlaşır, ama her defasında da gereksiz yere allanıp sıkıldığıyla kalırdı. Çünkü her ne hikmetse böyle bir durumla karşılaştığında, yaklaşmakta olan kişinin kulağında kulaklık olduğunu keşfederdi. Kendisine özel mutlak bir gözetleyicinin lameline yapıştırılmış, minik bir hücre olduğu duygusuna en çok kapıldığı anlar da böyle anlardı zaten.

O nefret ettiği reklam panosunun önüne geldiğinde dalınç halinden çıktı. Epey yol katetmiş, bulut desenli gece yerini sade, tek renk bir karanlığa bırakmıştı. Gözlerinin feri fotoşopla düzeltilmiş ünlü şarkıcı kadınla yanındaki adam, parlatıcının bile değiştiremediği donmuş gülümsemeleriyle nasıl olup da güzelliği temsil ediyorlardı? Ürpererek yanlarından geçti. Gizemli bir melodi mırıldanırken şizofren kız arkadaşını düşünmeye başladı. Yaşam karşısına hep psikolojik desenleri alacalı bulacalı tiplemeleri çıkarmaktaydı. Uzaya hangi niyet titreşimlerini gönderiyordu ki bu titreşimler karşına birer “kaçık” olarak geri dönüyordu? Gerçi görecelik denen bir şey vardı, kendisi için iyiye alamet görmediği şey aksine olumlu sonuçlar verebilir, iyi addettiği şeylerse felaketle sonuçlanabilirdi.

“Abi bu kızla yatarken korkmuyor musun? Makyajsız falan bile bir korku fiminde oynayabilir.” demişti en yakın arkadaşı Levent Ayfer’le tanıştıdığında. Kendisine öyle gelmiyordu ama. Bakımsız, çelimsiz, aklı selimsiz bu kızdan cidden hoşlanmaktaydı. Yatakta hafif SM meraklılığı da hoş bir sürprizdi doğrusu. Bu düşünce ergenliğinden beri bacak arasında beslediği heyecan hayali kuşlarından birini daha salıverdi. Saatine baktı, sonra ayakkabılarına, ikisi de yürümek için daha vaktinin olduğunu söylediler. Sonra cebinden cep telefonunu çıkarıp fotoğrafların olduğu dosyaların birini açtı. Annesi artık hayatta değildi, ama bir kez rüyasında gördüğünde kadın birkaç kere ısrarla: “Fotoğrafa bak, zamanı göreceksin.” demişti. Annesinin bir gençlik resmini telefonuna göndermişti. Resme tıklayıp açtı. Sanki gözlem yeteneğini ölçen bir bulmacaydı. Bugün de boynundaki fuların renkleri modaya uymuş, kırmızı üzerine beyaz beneklerle dolmuştu. Sürekli farkettiği ya da farkedemediği küçük değişikliklerin olduğu bu resimde zamanı nasıl görecekti bir türlü anlamıyordu. Bu sözler “Beni unutma’nın” daha şiirsel söylenmiş bir çeşitlemesi miydi yoksa?

Sokağa çıkma korkusu olan eski kız arkadaşını hatırladı. Gayet iyi anlaşmaktaydılar, ortak yönleri de çoktu, ama kızla her görüşmek istediğinde kendisinin ona gitmesi gerekiyor, ya da birlikte bir yerlere gidilecekse evinden alınması lazım geliyordu. Sokak saatlerine karşı da garip bir alerjisi vardı. Bir keresinde ona giderken saatini unutmuştu ve geç kalma korkusuyla önüne çıkan her saate bakmıştı. Saat üçte randevulaşmışlardı. Karşısına ilk çıkan saat ikiyi gösteriyordu, ikincisi biri, üçüncüsü onikiyi, zaman gitgide geriye atlıyordu. Yaptığı belki de bir saçmalıktı, ama bunu bir işaret olarak kabul edip, Agorafobia’yı arayıp gelemeyeceğini, kendisinin de birden zaman fobisine yakalandığını anlatmıştı. Kız hiç bir şey dememişti, bir geçmiş olsun bile…Bir de Alman balerin, “bayan sürekli depresif” vardı. Haplarını herşeyden çok severdi. Şimdiki kız arkadaşıyla birlikteyken üç ayrı kadınla birlikte olduğu hissine kapılırdı. O yüzden şimdilik gözü dışarda değildi. Ama ara sıra bundan sonraki kızın hastalığı ne olacak acaba diye düşünmeden edemiyordu. Bir ara bir sınırda kişiliğin sınırına yaklaşmış, çeperinden sızamadan yitirmişti. Belki de iyi olmuştu, bilemiyordu. Şimdiki kız arkadaşı bir anda genç bir kıza ya da orta yaşlı entellektüel bir kadına dönüşebiliyordu. Onunla şizo gezintiler sonrası sevişmek her defasında bambaşka biriyle sevişmişlik hissi yaratmaktaydı. Bu zaten yetmezmiş gibi çeşit çeşit kostümleri ve perukaları da vardı. Bazen asansörde karşılaştığı komşuları bile kendisini tanıyamazdı.

Kaldırımın kanala bakan sağ tarafındaki bir hareketlenmeyle flashbacklerden sıyrıldı. Ortalık zifiri karanlık olmadığı halde bir şey göremedi. Durup iyice baktı. Simsiyah bir balondu. Başı boş, kaybolmuş simsiyah bir balon. Hiç beklemediği bir anda yapayalnız, kendisi gibi siyahlar içinde gezintiye çıkmış bu balon esrimesine neden oldu. “İşte” dedi “al bir filmi vur gerçekliğe.” Arkasından gidip gitmeme kararsızlığı yaşarken, balon yolculuğuna yalnız devam etmek istermiş gibi biraz daha hızlanarak uzaklaşmaya başladı. Peşinden gitmeye cesaret edemedi, balonun ilerlediği istikametin sonunda evsizler ve uyuşturucu bağımlıları kalıyordu. Bu renk bir balonun zaten mutlu bir partiden kaçmasına pek ihtimal vermiyordu. Balon gözden kayboluncaya kadar baktı. Birkaç araba yavaşlayarak onun o saatte, öyle tenha bir yerde durup neye baktığını meraklı gözlerle izleyerek geçtiler yanından. İkinci köprüye yaklaştığında bir sigara çıkardı. Işıklandırılmış öncepheleri yaklaşık on saniyede bir renk değiştiren moda merkezi binalarının önünden geçerken yine her zaman hissettiği o garip duyguya kapıldı. Evinin arkasındaki kanala bakan banklardan birine oturup suyu izledi. Gökte bembeyaz yusyuvarlak bir balon vardı. Altı ay önce belki tam da bugün o ve köpekleriyle birlikte burada oturup sigara içmiş, Orion’u arayıp, dolunayı izlemişlerdi. Şimdi dolunay yakındı, görebiliyordu. O ise uzaklardaydı.

İkinci sigarasını evde yaktı, televizyonda yetişkinler için yapılmış ilginç bir animasyon vardı. Bir sanatçının Rus metroları üzerine yaptığı bir çalışma. Metro şöförü bir köstebekti, bilet kontrol edicileri süslü püslü sarışın tavşan kadınlar. Sonra kalpaklı bir adam köylü bir kadından bir ekmeklik kadar hamur alıyor, hamuru eve götürürken yarı yolda çaldırıyordu. Bütün film bu hamurun peşinde sürdürülen koşuşturmaca üzerineydi. Hepsi de hayalinde nar gibi kızarmış, mis gibi kokan örgülü, susamlı bir somun ekmeği görüyordu, ama kocaman bir balon olmaya heves eden hamur bir yolunu bulup yine de ellerinden kaçıp kurtuluyordu. Son durakta metro sürücüsü köstebek bütün ışıklarını kapatırken yuvarlak hamur karanlıkta, balon olmak için hazırlanıyordu.

Ben de bütün ışıkları söndürüp kalkıp yatak odama gittim. Patlıcan moru rengindeki perukamı çıkardım, soyunup, bana çok yakıştığını düşündüğüm lacivert mini geceliğimi giydim. Boy aynasında son bir kez kendime senin gözlerinle bakıp kırmızı yorganımın altına girdim. Baş ucumdaki lambam senin hediyen, yatağın uyuduğum yanı geldiğinde senin uyuduğun taraf. Elime bir kitap aldım: Uzaygezer, ama ancak birkaç sayfa okuyabildim. Fotoğrafına baktım, saat gecenin bir yarısıydı. Gözlerim ağırlaştı, bir rüyanın kıyısındaydım. Birden yanımda belirdin. Uyku yumuşacıktı, sen ve rüya sıcacık.

Sabah uyandığımda geceliğimi çıkarmış olduğumu farkettim. Arayacağını tahmin ettim ve o ana kadar yataktan kalkmamaya tenime, kokuma günü bulaştırmamaya karar verdim.

Şimdi zaman öğleden sonra, Emine banyoyu temizliyor. Ocakta yemek var. National Geographic kanalında Adem’in DNA sının izini sürüyorlar. En son yazdığın mektubuna ayrıca cevap yazmak istemiyorum, ama gece gezmelerinden korkmaya başladım. Bir gün başına bir iş gelmeden uçağa atlasan fena olmaz. Beni soruyorsun ben buradayım işte anlatıyorum. Günlerim nasıl geçiyor biliyorsun. Hem seni hem kendimi oynamaktan yoruldum.

Dergiler, Öykü, sayı 4 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Düş Gezintileri”

  1. 01

    Sevgili.Nazan senden bu kadar yalın bır turkceyle de javu yaşatmanı isteseydım bana.Bu kadar olamazdı çok keyif aldım okurken bıraz kendımı ve … buldum ama genede orda yanında olmak vardı hikayeyı alıntı olarak degıl gercek olarak gormek ısterdım .Beni soracak olursan şiir ve kısa guncellere devam dostum.

    levent yorulmaz, 08 Kas 2007 16:02 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama