Blog

Döngüsel Cinnet - Gülay Kaya

Kategori: Dergiler, sayı 4, Öykü   00:12   305 kez okundu

Bulanık bilincimin çöl kumlarını kavrayan kudretli rüzgârlar gibi gerçekliği kavradığı o uyanış anı, tonsuz fısıltılar, madensi çınlayışlar ve bu garabet karnavalının çatısında patlayan korkunç bombardımanlarla gelmişti.

O andan sonra kalbimden şakaklarıma kan hücum etmiş, değişmez hiddeti, müthiş hız ve sıcaklığıyla da her yanımda kendini hissettirmişti.

İlk tepkim derin bir dehşetti.

Felçli devinimlerime önderlik eden çığlıklarım dilsiz, duymaklığım sağır, görmekliğimse kördü: Çünkü kasılan ağzımla alev alev yanan dudaklarımdan yılan tıslayışına benzer sesler çıkarabilmiş, derin kapkara hiçlikten başkasını işitmemiş, bu katran kuyusu gibi yerde iğne deliği kadar bile bir değişiklik görememiştim.

Kordonu boğazına dolanmış bir ceninden farksızdım. Karnımın dibini matkaplayan adrenalin burguları amansızdı. Daralan soluğum üzerine asit dökülmüş bir solucan gibi kıvranmaktaydı. Her yanım tere batmıştı. Akrep yuvasına düşmüşüm gibi kıvıl kıvıldım. Ürkü bir üvendire gibi içimi dürtmekte, muazzam kudretiyle bana ıspazmozlar geçirtmekteydi.

Uzuvlarımı kıpırdatmaya çalıştım. Fakat nafileydi. O an sanki bir yarım yüzyıl devirmiştim. Mafsallarım oksitlenmiş gibiydi. Çaresizliğim nedense bana uzayın kamburunda dolanan çöpleri anımsatmaktaydı.

Kulaklarımı zımparalayan bu ses olmasa yüreğimin atmazlığına hükmedebilir, işte mezarındasın, bir posa bir ruhsun diyebilirdim. Oysa ağzımın, kulaklarımın ve her yanımın kökünde o ses vardı; hızlı devinimlerle, uzun erimleri katetmişçesine gümleyen o ses tansık ve yakındı.

Ölmüş değildim öyleyse!
O an kafamda müthiş bir çakım belirdi: Poe,“Diri diri gömülüş.” adlı öyküsünde letarjiden, yalancı bir ölüm halinden bahsetmişti.

Bende bir letarji yaşamıştım öyleyse!
Başka ne olabilirdi ki?

Artık uzuvlarımı hareket ettirebiliyordum. Bedenimi tartan sert zeminde yanıma dönüp doğrulmayı başarabildim. O an zeminin soğuk ve kaygan dokusu içimi titretti. Zihnim ani bir virajla musalla taşını imleyince de irkildim. Ayaklarımı yere sallayınca bu düşünce daha bir kemiklendiyse de oralı olmamak en iyisiydi.
Zeminden destek alarak bedenimi bir iki esnettim. Her yanımdan uyuşuk sızılar dalgalanmıştı.

Zifiri karanlık bir kefen gibi etrafımı çevrelemiş olduğundan bir nevi hücre olduğunu tasavvur ettiğim bu yeri parmaklarımla tanıyabilecektim. Öne doğru ilerledim. Tabii bu sıra zikzak çizmiş de olabilirim. Derin sessizliği çapalayan adımlarım hiçliğe çıtırtılar salıyordu. Henüz eğilemediğimden zeminin kumla örtülü olabileceğini düşündüm.

Şimdi bir dikeltinin bitimindeydim. Dikeltinin yüzü çiçek bozuğu gibi pürtüklüydü. Elimi çekmeden duvarın etrafında yürümeye başladım. Tam bir daire çizdiğimdeyse dehşetle irkildim: Kör bir kuyunun bağırsağındaydıydım. Tanrım!

Nasıl bir yere düşmüştüm?
Burada işim neydi?

Soluğumu mahmuzlayan bu sorular elbet cevabını alacaktı.

Oracığa tüneyip zihnimi silkelemeye çalıştım. Ne var ki bu iş halı kilim silkelemeye hiç mi hiç benzemiyordu.

Düşünmek, hatırlamak ve muhakeme etmek yol almaktaki bir trenin art arda vagonları gibiydi. O vagonlardan ötekine atlayarak hafıza kazanıma ulaşmayı ve o kazanda güçlü çakımlar yaratmayı umuyordum.

Otobiyografimi içeren epizodik hafızamla, kültürel birikimimi içeren semantik hafızam sönmüş bir gezegen gibiydi; miniskül bir sinyal bile alamıyordum.

Fakat ansızın bir şey oldu. Müthiş bir çakımdı. Beynimin sessiz derinliklerinden art arda sinyaller almaya başladım. Hatırlıyordum…

Pakistanlı bir arkeologdum. Kırk birinci yaş günümü geçen hafta kutlamıştım. Arkadaşlarımın hafızama kayıtlı ağır çekim görüntüleri işte buradaydı. Sonra hiç evlenmemiştim. Sanırım bir sevgilim de yoktu. Ailem Pakistan’ın bir köyünde yaşıyordu. Şu an ailem ile aramda aşılmaz bir sıra dağlar silsilesi varmış gibi hissetmekteydim. O an insan kapana sıkışmış bir fare gibi çıkış ararken en çok bu duygunun yakıcılığıyla sarsılıyor.

Muhtelif dernek ya da gizli bir örgütle bağlantım yoktu, sanırım hiç de olmamıştı.Agnostiktim. Politik görüşüm küreselleşme karşıtıydı. Zenginlerle fakirlerin bu kolektif arzusu, zenginleri tıka basa doyururken fakirleri ıskalıyordu çünkü.

Hatırlamayı sürdürdüm. Fakat o sıra beynimin içinde korkunç sesler çalkandı. Biley taşına sürtülen bir bıçaktan çıkan ses kadar kulak tırmalayıcıydı. Hafıza maniplesi ansızın bağlantıyı kesmişti.

Şimdi hiçbir şey hatırlayamıyordum. Belleğim delik deşikti. Zihnimin pili bitmek üzereydi. Yorulmuştum. Ve hâlâ burada ne işim olduğunu bulamamıştım.

Ağlıyordum. İronik bir andı: Çünkü kendimi bildim bileli içinden çıkılmaz bir durum karşısında ağlayıp zırlayan stereotiplerden nefret etmiştim.

Üst üste haykırdım ve tam o sıra korkunç bir şey oldu. Yankım bir yankıyla cevap bulmuştu. O derin ve gürlek ses bana:”Kalk!”dedi.

Afallamış, dehşetle çarpılmıştım. “Kimsiniz, kim var orada?” diyebildim.

Bu sefer ses:”Ben alacakaranlıklarla tanları gözeten çift yüzlü ürkünç Janus’um. diye ünledi.

Peşinden ikinci müthiş ürpertiyle irkildim. Kulağımın dibinde bir şey vardı. İrin, kan ve et kokulu bir soluktu bu. Ve o soluktan çıkan tıslayış aklımı kırbaçladı. Yutkunacak oldum fakat kaskatı ağzımda bir damla hasıl olmadı. Ürkü zalimceydi. Asıl ilginç olansa o sesi net anlamamdı.

-“Ben de karanlıklar canavarı yılan Apofis’im.” demişti.

Janus:
-“Kalk! Yer altı gecesinin on iki saatine şahitlik edeceksin. Öbür âlemin ışığı senin için geceye ağdı. Orada mezarlarının kuyuları içinde kuş gibi uçan ruhlarla, kimliği, belleği ve iç organları iblislerce yenen ölüleri göreceksin. “dedi.

O kudretli sese uyarak olduğum yerde dikeldim. Aptalca bir azimle etrafıma bakındım.

O an Apofis:
-“Boşuna uğraşma. Kendimizi göstermek isteseydik bu karanlık perdeyi sonuna dek çekerdik. Sen bizim ne ürkünç yüzlü olduğumuzu bilmezsin.” dedi.

İner çıkar bir sesle:
-“Neden ben?” diyebildim. Cüretime kendim bile hayret etmiştim.

Janus:
-“Çünkü bu alemde neden ben yoktur.”dedi.

Der demezde bedenimde bir gariplik hissettim. Huylanmıştım. Sanki üzerime bir şeyler yürüyordu. Bu şeylerin incecik çıtırlarını işitmekteydim. Tepeden aşağı kıvıl kıvıldım. Yer altı böceklerinin istilasına uğramıştım. Hoplayıp zıplıyor kendimi bu şeylerden kurtarabilmek için çırpınıyordum. Yaratıklara yalvar yakar oldum.

Apofis:
-“Skarabeler ebediyetin tılsımlarıdır.”dedi.

Janus ise:
-“Kendini onlara bırak.”dedi.Yer altı dünyası Duat’ın kapıları bizi bekliyor.

Tanrım! Ne menem bir şeyin içindeydim de nereye çekilmekteydim? Beynim böcek kovanı gibi vızır vızırdı. Kalbimin gümbürtüsünü her yanımda duyuyordum. Astım nöbetleri içindeki soluğum bir an bana durmuş gibi geldi. Sanırım ölüyordum. Ölecektim. Ne ki garip bir şey oldu. Düşününce ölümün ürkünçlüğü de dağılıverdi. Çünkü yaşamdan umarım kalmamıştı. Kendimi bıraktım. Şimdi böcekler ağzımın içinde, organlarımın üzerindeydiler. Gözlerimi yumdum. Kendimi ölüme yengi bir tüy gibi bırakıvermiştim.

O sırada yeniden:”Kalk!”tümcesini işittim. Beynimin böceklerce henüz yenmeyen tarafı afallamıştı. Gözlerimi ancak açabildiğimdeyse bu hâl katmerleşmişti. Çünkü kuyuda değildim.

Sarı safran renginde bir aydınlığın içindeydim. Yanıma dönerek doğruldum. Burası bir mahzendi. Mahzenin dört köşesinde kandiller yanıyor, bu kandillerin incecik kıpırtıları duvarlardaki resimleri adeta bedenleştiriyordu. Mahzen tıpkı kuyudaki gibi kesif rutubet ve güherçile kokmaktaydı. Kim bilir ne zamandır buradaydım? Mermer yükseltiden kendimi kaldırarak yürümeye çalıştım. Neyse ki uzuvlarım o karabasandaki gibi kilitlenmemişti. Duvara yöneldim. Buradaki resim ve kabartmalar muazzamdı.

Büyük ruh yargılaması salonundan sahneler dehşetti. Özellikle terazinin altında kendini temize çıkaramayan ve çöplüğe atılan ölüleri yiyen “Ruhların yiyicisi canavar Amenut’un görüntüsü korkunçtu. Tanrıların yazıcısı ibis başlı Tot, ölüleri tartıyor, elindeki tablete bir şeyler yazıyordu. Duvar boyunca yürümeye başladım. Buradaki resimlerde çakal başlı Anubis ile Amon-Ra vardı. Lotus çiçekleri içindeki Amon-Ra, elinde tayfla kırbacını tutuyordu. Anubis’in elindeyse sonsuzluk haçı bulunuyordu.

Öteki duvarlaraysa yer altı dünyası Duat’ın on iki gecesi resmedilmişti. Hiyeroglifleri okumaya başladığımda çarpılmıştım. Çünkü burada anlatılanlar korkunçtu. Resimlerde kızgın tanrıların suçlayıcı görüntüleri, tılsım ve tütsülerle örtülü firavun mumyaları, tersine bir evrende başıboş dolaşan kafası kesilmiş ölüler, ölü yiyici iblisler anlatılmaktaydı. Burada ölüleri bekleyen kader ürkünçlüğüyle resmedilmişti.

Ellerimi resimlerde gezdirince mahzende zelzele benzeri bir hareketlenme oldu. Sonra bunu daha da şiddetlisi izledi. Mahzen sarsılıyordu. Hemen oradan çıkmam lazımdı. Merdivenlere yönelince kapının kapanmakta olduğunu gördüm. Dehşet bir andı! Adımlarım basamaklara tutunmakta zorlanıyor, o hengamede üzerime toz bulutları yağıyordu. Son iki basamak işte önümdeydi. Kapının kapanmasına ramak kalmıştı. Son bir gayretle ileri atıldım. Nihayet oradan çıkabilmiştim.

Oraya yığılıvermiştim. Kendimi kaldırmamsa uzun bir süre mümkün olmadı.

Şafak neredeyse sökmek üzereydi.

Mısır’a yaklaşık bir hafta önce gelmiştim. Araştırma konum Kher-Heb inisiye rahipleriydi. “Şeyleri bilen” bu rahipleri araştırırken yolum beni Menfis’e çıkarmıştı. Orada bir rahiple tanışmıştım. İnisiye yapmayı yani dirileri hipnotize ederek yer altı dünyası Duat’ın on iki gecesine şahitlik etmelerini sağlayan güçlü tılsımları bildiğini söylemişti. Açıkçası oralı olmamıştım. Çünkü Kher-Heb rahipleri binlerce yıl önce yaşamışlar ve sırlarıyla birlikte gömülmüşlerdi.

Benim aymazlığım rahibin kararlı, kendinden emin ökült havası, sözlerine uymakta beni bir an olsun tereddütte bırakmadı.

Sonrasını zaten biliyorsunuz.

Esasen bilmediğiniz o rahibin gerçekte kim olduğuydu.
Gerçek şu ki bunu ben de bilmiyorum.

Borges’in dediği gibi:
”Başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerde gizli ve etkindik.”

Gözlerimi kaldırdım ve o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu.

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

3 Yorum »

  1. Ezgi Gürçay

    Özenli Türkçenizi çok beğeniyorum.
    Sevgiler…

    Yorum — 12 Kasım 2007 @ 23:03

  2. A.T.

    Selamlar,
    Kurduğunuz cümlelerin uzunluğu çok kısa.Biraz daha uzun cümleler kurar ve kısa cümlelerinizin sayısını azaltırsanız okuyucu sıkmamış olursunuz.
    Saygılar.

    Yorum — 04 Aralık 2007 @ 22:27

  3. murat serdar

    Kısa cümlelerin okuyucuyu sıkacağı gibi bir varsayıma nasıl ulaştığınızı bilemiyorum ama siz de iki satırlık yorumunuzu tek cümle halinde yazamamışsınız. Ayrıca “cümlelerin uzunluğu kısa” şeklinde bir ifade, edebi üslup hakkında yorum yapmaya heveslenen biri tarafından kullanıldığında hakikaten komik oluyor. Yazarın kullandığı cümle tekniği bence harikulade; Hem anlatmak istediğini zihnimde gayet net biçimde canlandırıyor hem de cümleler tertemiz bir cam yüzeyinden yağmur damlasının kayışı kadar rahat ve akıcı. Tebrikler.

    Yorum — 10 Aralık 2007 @ 20:10

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın