Saraydan Sürgüne

01 Eki 2007

Ayça van Ingen

Kenize Mourad

Savaşın ortasındasın. Bir kolunda bir bebek öteki kolunda ihtiyar bir adam. Yardımına koşacak kimse yok. Yabancıların en yabancısın. Nazilerden kaçıyor, pis, salaş otellerden kimi zaman kovuluyorsun. Paran bitmek üzere, bebeğine süt bulamıyorsun. 29 yaşında yoksulluktan ölüyorsun. Bebek bir otel odasında üç gün unutuluyor.

Kenize Mourad’ın annesini anlattığı ‘Memories of an Ottoman Princess’in sonu bu. Bir de başı var tabii.

En başından başlamak gerekirse, birkaç yıl önce Frankfurt Kitap Fuarında yayıncının geri götürmeye üşendiği kalınca bir kitabı başlığı beni ilgilendirdiğinden kelepir aldım. Bu kitabı yıllarca kütüphane adı verdiğim organize kaosumda unuttum. Nedense bir gün, sırasının geldiğine karar verip elime aldım.

saraydan sürgüneKitapta geçen olayların tarihi gerçeklik payı var mıdır beni ilgilendirmez. Beni hikayesi anlatılan kişinin Osmanlı Hanedanından 5. Murat’ın torunu Selma Sultan olması da ilgilendirmez. Saraydan çıkan bir hayatın nasıl sefalet içinde bittiğini anlatan yüzlerce kitap vardır, konu da benzerlerinden farklı değil.

Peki ben neden o kitabı elime aldığımda gözlerimden yaşlar geliyor?

Yazar, Kenize Mourad, Sorbonne’da psikoloji okumuş bir savaş muhabiri. Romanın sonunda otel odasında unutulan bebeğin ta kendisi. Annesinden, babasından ona kalan hiç bir şey, bir mendil bile, yok. Annesinin ihtiyar Hadımı da onu Konsolosluğa bıraktıktan sonra sırra kadem basmış. Sadece pek hoş olmayan söylentiler ve şaibeli belgeler var annesinden geriye kalan.

Yazar annesi hakkındaki verilerden yola çıkarak onun psikolojik portresini çıkartıyor. Hayatının her döneminde, o portreye sadık kalarak annesinin attığı adımları yorumluyor. Annesi Selma neden yüzünü hiç görmediği bir adamla evlenmeyi kabul etti? Neden mutluluğu lüks, içki ve erkeklerde aradı? Neden Hindistan’dan arkasına bakmadan kaçtı? Ve yazar için sanıyorum en önemli soru: ‘Neden çocuğunun babası konusunda yalan söyledi?’. Annesini hiç görmemiş bir çocuğun onu anlama çabasıdır bu roman. Hangi çocuk kendisini dünyada erkenden yalnız bırakıp giden, babası konusunda bile yalan söyleyen annesine öfke duymaz? Dahası yazar birtakım kişilerce ‘kötü, hafif kadın’ olduğu ima edilen annesiyle barışmış bu kitabında. Onu yargılama hatasına düşmeden anlamış ve okuyucusuna anlatmış.

Tasvirler o kadar zengin, o kadar gerçekçi ki, işgal yıllarında Boğaz’ın hüzünlü mavisi, Beyrut’un bol dedikodulu kalabalığı, Badalpur Sarayı’nın baharatlı albenisi okuyucunun kafasında her yönüyle hayata geçiyor. Bu da kitabın gerçekçiliğini arttırıyor. Ben ikinci dünya savaşını anlatan kaç kitap okudum bilmiyorum. Hiç biri savaşın sefaletini bu kadar etkileyici anlatamıyordu. Ne mutlu ki bunu yapabilen Türk kanı taşıyan bir yazar.

Kaç yazar öz annesinin ölümünü saniyesi saniyesine tasvir ederekten anlatabilir? Yetimhanelerde, el kapısında büyümüş, anne baba sevgisini hiç tanımamış bir yetim için bu ne kadar zor olmalı! Belki bu yüzden de bu kadar etkileyici bir eser çıkmış ortaya.

Bir gün Kenize Mourad’ı görürsen söyleyeceğim tek şey var: Yaşadığına çok sevindim. Birisi görürse söylesin lütfen.

boeknl.jpg boekfr.jpg boeknl2.jpg boekfr2.jpg

Dergiler, Kitap, sayı 4 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama