Blog

Ursula ile Metin - Nazan Bilen

Kategori: Dergiler, sayı 3, Öykü   20:03   373 kez okundu

Korkuyordum. Yıllardır yaşadığım bu mekânda ürkek bir at gibi dolaşmak zorunda kalmak evle aramı iyice açmıştı. Bazan köşe bucak temizliği yaparak, uzama yakışan müzikleri sunarak, pencereleri sonuna kadar açıp oksijeni basarak ilişkimizi düzeltmeye çalışıyordum, ama dışardaki aydınlığa rağmen içerisi gerçekçi olmayan bir loşluğa büründüğünde, yemek masasının etrafını çevreleyen kırmızı boş sandalyeler hafif titreşimler gösterdiğinde, yatak odasındaki krem rengi elbise dolapları yanyana duran tabutlara dönüştüğünde dışarı çıkmam gerekiyordu.
“İyi akşamlar.”
Sesim kontrolüm dışında çok alçak çıkmıştı. Cılız, yorgun hatta biraz cızırtılıydı. Bir başka benle bu sahneyi ortakaşa kulllanıyormuş, bu yüzden de seslerimizi de paylaşmak zorunda kalmışız gibi.
“Tam film izleme havası değil mi?” dedi adam.
“Evet bence de. Bunu nereye bırakayım? Her taraf ıslanacak.”
“Farketmez, oraya bir yere koyabilirsiniz”
Şemsiyemi kapının yanına bırakıp, filmlerin durduğu raflara doğru yürüdüm. Videotekte çalışan adam izlediği filme dönmüştü. Sırtını yasladığı duvara yapıştırılmış büyük boy film posterlerinden birinin içindeymişçesine hareketsizdi. Artık adamın önerilerine kapalıydım. O da bunu biliyordu, o yüzden yeni filmler var dememişti.
İçeride benden başka müşteri yoktu. Hiç yenilenmediğini bildiğim halde önce Art-movies bölümüne yürüdüm. Tekrarlamaktan bıkmadığım bir ritüeldi. Raflar kapakları yıpranmış video kasetleriyle doluydu. İzlemeye değer bulduklarımın hepsini görmüştüm. Bir videotekten çok müzedeymiş edasında durmaktaydılar.
Porno bölümü mümkün olduğu kadar genişletilmiş, videoteği ayakta tutmakta kullanılan en sağlam kolon olma işlevini üstlenmişti. Yuvarlak popolar, popo büyüklüğündeki memeler, envai çeşitteki organlar, sarışınlar, esmerler, kızıl afetler bir süre  arkadaşça yanyana duruyor, biri gelip aldığında birbirlerinden kopartılıyorlardı.
Videoteği iki yıldan beri bir Hintli çalıştırdığından bir de Hint filmleri bölümü vardı. Ne zaman Hint müziği duysam bütün şarkılar tek bir kadın ya da tek bir erkek tarafından söyleniyormuş hissine kapılırdım. Dünyada sadece iki Hintli şarkıcı varmış gibi. Bir Hint filmi izleyip bu önyargımdan kurtulabilirdim aslında, ama bu yağmura, bu gök gürültüsüne –en sevdiğim hava buydu- hakkını daha iyi vermek gerek diye düşündüm. Zaten eve yepyeni türde bir film götürebileceğimden emin değildim. Böyle bir filmin odalardaki etkisinin ne olacağını kestiremiyordum. Filmlerle evim arasında garip bir eşzamanlılık hakimdi sanki. Geçenlerde internette hiç beklemediğim sayfalardan sıçrayarak bir Japon kadın robotlar sitesine varmıştım. Tam kızın olduğu filmin üzerine tıklayıp yaptığı numaralara göz atacaktım ki, yan tarafımdan ekrandaki kızın tıpkısının aynısı bir kız, beyaz geceliği içinde hızla geçip kayboldu. Ruh turisti falan olabilir miydi? Sanmıyordum. Oturduğum bina yeni olduğundan eski ruhların takılıp kalma durumlarına da ihtimal vermiyordum. Filmi iyi seçmeliydim. Konu ilgisini çekerse ev de izlerdi belki. Yoksa hologram yağmuru başlayabilirdi. Son zamanlarda kapıyı içeriden kilitlemememin, anahtarları da sürekli girişe en yakın masanın üzerinde hazır bulundurmamın nedeni de buydu; asılsız görüntüler gerçekliği bastırdığında anahtarları kapıp arkama bakmadan, en rahat ayakkabılarıma atlayıp sıvışmak…

Yeni filmler bölümüne yürüdüm. Arka kapağa, yazıya, yönetmene baktığım günlerden birinde olmadığımı anladım. Kendimi kapak resimlerine, renklerin yoğunluğuna bıraktım.
“Demi Moore’un korku filmi çıktı, güzel.” dedi arkadaki adam kaşla göz arasında. Dayanamamıştı yine. Omuzlarına kadar uzanan simsiyah saçları vardı, ama omuzları pek dardı. Üzerindeki ipeksi kahverengi gömlek esmer tenini kirli gösteriyordu.
“Hollywood onu saf dışı bırakmadı mı?” deyip tekrar filmlere döndüm. Onun dar omuzları varsa benim de rüküşlüğüm vardı. Üzerimdeki simsiyah geniş yağmurluk, sırıl sıklam siyah saçlarım ve muhtemelen akmış rimelimle bir cadıyı çağrıştırmaktaydım mutlaka.
Yine kendini beğenme haneme eksi işaretleri atarken Metin’in karşımda duran kapaktan her zamanki sert bakışıyla beni izlediğini gördüm. İnanamadım. Göz yanılsamasıdır sandım. Yağmur yağdığı için çantama koyduğum gözlüklerimi çıkarıp taktım. Minik harfleri de okumaya başladım. Film 127 dakikalıktı.
Son zamanlarda dikkat ettiğim şeylerden biri de filmlerin olabildiğince uzun sürmesiydi. Filmin uzun sürmesi demek ben ve evimin de o süre içinde aynı ruh halinde kalmamız demekti. Kısa devirli adaptasyon zorunluğundan kaçınmak bir bakıma. Yavaş çözülme.

Konusunun ne olduğunu önemsemeden aldım filmi. Metin’i birilerine benzettiğim çok olmuştu, ama bu kadar benzeyenini ilk defa görüyordum. Kapağı uzattığımda adam kaşlarının arsına sıkıştırdığı bir soru işaretiyle baktı filme.
“Allah allah, bizde böyle bir film de mi varmış?” diyerek filmi getirmeye gitti.
İçimde filmi bulamayacak, varlığı kapaktan ibaretlik gibi korku lambacıkları yanıp sönmekteydi.
“İzleyince bana da anlat, bakalım nasıl bir filmmiş.” dedi videotekçi. Pek iştahsız aramaktaydı. Boşuna alıyorsun içinde ne Hollywood ne de Bollywood oyuncusu yok diye düşünüyor olmalıydı.
Adamın filmlerin sırayla durdukları raflardan birini alıp kapaktaki ad ya da numarayla kıyaslaması içimde ikinci bir korku dalgası üflemişti. Ama boşuna ürpermiştim. Film gerçekti, vardı. Seri numaralı bir numaraydı.
“Yeni film değil galiba. Bir hafta kalabilir sende.”
Bizim ev bu filmi kesinkez bir haftalığına istemezdi.
“Her zamanki fiyat değil mi?”
“Bu yıl zam yok.”
Adamın yüzünde beliren tiye alınma mı, yoksa bilmediğim başka bir şey mi şaşkınlığını seyretmek çok hoştu. Elimde tuttuğum bir paket hazır tuzlu patlamış mısırı alıp almamakta kararsızlık yaşamayı bırakıp elimle paketin ilişkisini sonlandırdım.

Adam konuşmaya istekliydi, ama fazla senli benli olmamakta kararlı parayı ödeyip çıktım. Patlamış mısırı bırakmıştım. Bir kereden bir şey çıkmazdı, ama olsundu, formumu korumaya devam etmeliydim. Eve gidince kendimi başka bir şeyle kandırırdım nasıl olsa. Eski sevgili ünvanıyla anılmak için henüz ayrılık süresi çok kısa olan Metin belki bir yerde karşıma çıkıverirdi. Onu sivilceli bir surat, yağdan bir tulum gibi karşılamak istemezdim.
Ceviz kabuğuna sığmayacak nedenler yüzünden ayrılmıştık aslında. Metin’in gururu, benim inatçılığım… Önceleri ayda bir kavga ederken sonraları iki haftada bir, haftada bir, haftada iki olduğunda… Açılan yaralar kapanmadan yenileri başladığında birlikte yaşamak anlamsızlaşmıştı.
Eve yürürken yanından geçtiğim yeni binalardan birisi gözüme hatırladığımdan çok daha büyük göründü. Birkaç saat içinde birkaç kat çıkılmıştı sanki. The Dark City efekti. Önceleri binanın en tepesine bakabilmek için kafamı kaldırmama gerek kalmıyordu. Gündüzleri etrafın canavarları aratmayan devasa vinçler, oyuncak arabalara benzer beton karma makinaları, uzaktan bakıldığında başlarındaki güvenlik kasklarıyla zehirli mantarları andıran işçilerle dolması nedeniyle kendimi başka bir semte ışınlanmış gibi hissettiğim oluyordu. Yıkılmış evler ameliyat edilip dikilmeden bırakılmış, iç organlarında rengarenk kumaşlar, giyecekler, kaşık çatallar unutulmuş cesetler gibi boylu boyunca uzanmış yatıyorlardı.

Eve geldiğimde ilk işim kaloriferlerin derecesini yükseltmek oldu. Su kaynatma makinasına taze su koydum. Çayı ve kahveyi hep taze suyla yapardım. Üzerinde tomurcuk çayı altında Earl Grey yazan çaydan hazırladım. Bu arada tetikteydim. Evin ne numaralar yapacağını merak ediyordum.
Işıklar, battaniye, çay ve iki tane kalorisi az bisküvit emrime amadeydi. DVD’ye yürüdüm. Kumandası üzerinde değildi. Bir süre kumandayı aradım durdum. Gıcık oldum. Kumandalar arandıklarında bulunmamayı kendilerine iş edinmiş ev eşyaları listemdeydi. Kesin şeytandan vaat alıyorlardı. Ev ve şeytan şirketi. Ben neyim burda sekreter mi?
Filme Metin demekten gerçek adına bile bakmamıştım. Disorientation. Neyse ki reklam yoktu. Hemen sadede gelinmiş, siyah üzerine beyaz minik  harflerle yazılmış bir tekst üzerinde kıpkırmızı büyük harflerle şu sözler yazılmıştı. The mind loves the unknown, since the meaning of the mind itself is unknown. Dezoryantasyon. Akıl bilinmeyeni sever, kendi mayası da bilinmeyendendir.
Siyah ekran, beyaz kelimeler ve kocaman kırmızı muamma ortadan kaybolunca loş bir odada, bordo bir koltukta oturan bir kadın belirdi ekranda. Arka plandan çekilmişti. Kamera yaklaştıkça, kadın anılarına kaçıyordu. Amerika’nın küçük bir köyünde doğmuş, çocukluğunu annesinin değil de anneannesinin kucaklarında geçirmişti. Evleri, anneannesi, kadının çocukluğu ne kadar da benimkine benziyordu. Biraz büyüdüğümde gittiğim okul, sarışın, yeşil gözlü, minyon tipli çok sevdiğim öğretmenim baş roldeki kadınınkileri ne çok andırmaktaydı. Sahnede Metin belirdiğinde elimde olmadan bir çığlık fırlattım. Bu çığlığa dayanamayan bir çerçeve kendini pencerenin pervazından yere attı. Ara tuşuna basıp çerçeveyi kaldırmaya gittim, ama çerçeve kuş olup uçmuştu sanki. Yoktu. Evin bir hüneridir dedim, takmamaya karar verdim. Filmi tekrar başlattığımda çerçeve ekrandaki kadının elleri arasındaydı. Birkaç saniye bakıp yanındaki küçük masanın üzerine koydu. Fotoğraf loş ışıktan seçilemiyordu. Bendeyken içinde olan fotoğraf değil bir resimdi. Küçük bir çocuğun çizip hediye ettiği bir resim.
Amerikalı Metin balkondaki sandalyenin yanında durmuş, sırtı görünen genç kadına bir şeyler anlatırken, karşılarındaki binadan birkaç kat eksilip yokoluveriyor, kadın hiç kımıldamadan oturuyordu.
“Bu kadar zamandan sonra nasıl ayrılacağız? Altı yıl boyunca ikimiz de o kadar yatırım yaptık bu ilişkiye.”  dedi Metin. Binanın bir kertelenkelenin tehlike anında kuyruğunu salıvermesi gibi birkaç katından vazgeçmesinden etkilenmiş görünmüyordu.
Eli genç kadının saçlarını okşamak için yayından çıkmış, ama dokunamadan tekrar yanına düşmüştü. Kamera zumlayıp Metin’in dalında kurumaya terkedilmiş bir üzüm salkımı gibi duran solgun, damarlı elini gösterdi.
Genç kadın ıslak yüzünü döndüğünde onun tıpkı bana benzediğini gördüm. Sadece saçları siyah değil kestane rengiydi. Dudaklarına mat femme fatale kırmızısında bir ruj sürmüştü. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman sonra yeni bir sahneye geçildi. Ama kırmızı dudaklar ekrana takılıp kaldılar bir süre. Metin elinde lacivert bavulu, arkasında kocaman kırmızı dudaklar arabasına biniyor, son gaz mahalleyi terk ediyordu. Birkaç meraklı komşu İsrafil’in düdüğünü duymuşcasına kafalarını pencerelerden dışarı uzatıyor, kıyametin sadece bir evde koptuğunu görünce tekrar kendi hayatlarına dönüyorlardı. Sonrası Metin arabada, Metin yollarda, Metin barda, Metin işte, Metin perdeler kapalı evde sahneleriydi. Arada yapraklarını döken, tarihin ne olduğunu gösteren bir takvime izin verilmeden sonbahara atlanılıyordu.
Kamera alacakaranlıkta kadının artık yalnız oturduğu mahalleye dönüyordu. Evin önündeki yeşil alanda kimsecikler yoktu. Toprağın üzerinde garip dalgalanmalar olmaya başladı. Deprem miydi? Kamera hareketlere yaklaştı. Yeşil alanda açılan iki yarıktan da kocaman ağaçlar fışkırdı.
Dışarıya baktığımda kendi evimin önündeki iki ağacın da yokolduğunu gördüm. Arkalarında iki derin çukur bırakmışlardı. Acaba film bittiğinde ağaçlar tekrar yerlerine döner miydi? Etkileşim evin sınırlarını aşıp şehre mi dalmıştı? Bir tümör gibi yayılacaktı belki de.
Ekranda şimşekler çakıp, sağnak yağmur başladı. Apartmandan üzerinde simsiyah yağmurluk olan bir kadın çıktı. Elindeki iri yeşil kurbağa desenli şemsiyeyi açtı. Hiç acele etmeden, su birikintilerinden sakınmadan yürüyordu. Kamera kocaman, muktedir bir gözdü, ister bulutlar kadar uzaktan bakardı, ister içorganlarına dayanırdı. İzlenildiğini hissetmişcesine dönüp arkasına baktı. Kendisinden çok geride sarı şemsiyeli bir adamdan başka görünürde kimsecikler yoktu. Küçükken bu tür yağmurlardan sonra etrafın minik kurbağalarla dolduğunu hatırladığını gösteren anı baloncukları patladı. Ekran birden kurbağalandı.

Kadın Aile Videoteği isimli, vitrini tam bir keşmekeş içinde olan dükkânın önünde durup şemsiyesini kapattı. İçeride sarışın onyedisinde gösteren sivilceli bir genç Jet li’nin başrolü oynadığı The One isimli türünün iyi yapıtlarına göre tavşanın suyunun suyu türünden kalan bir filmi izliyordu. Kendisi de görmüştü bu filmi, hareket bolluğu, düşünce kıtlığı olan bir aksiyondu, ama istenilirse oradan da bir yerlere savrulunabilirdi. Süzülmesi için şemsiyesini kapının yanında duran kocaman, aluminyum bir vazoya koyup, filmlere doğru yürüdü. Kendisine çok benzettiği aktrist Ursula Guineay’ın yeni filmi çıkmıştı.
Asansörde kimseyle karşılaşmamış olmaktan memnun dördüncü kattaki dairesinin kapısını açtı. Yağmurluğunu kaloriferin üzerine astı. Saat epey ilerlemişti. Bir kahve içmese filmi bitiremeyebilirdi. Bir elinde siyah fincanı diğerinde kumanda, filmi başlattı.
Kamera loş ışıklı, sigara dumanlı bir odada birini ararcasına gezinmekteydi. Karanlıkta yüzü tam seçilmeyen siluete yaklaştı. Işık verdi, bir zumlayıp bir kaçtı. Görüntüyü besleyip ortaya çıkardı. Ursula’ydı. Bordo koltuğunda oturmuş kendisini izliyordu.

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın