Korkulobin

01 Ağu 2007

Sadık Yemni

Korktum, kanım dondu, dehşete kapıldım, bende hoşafın yağı kesildi, dizlerimin bağı çözüldü, tüylerim diken diken oldu, ödüm patladı, kalbim duracak sandım, içim buz gibi oldu, katıldım kaldım valla, kesseler kan akmazdı deriz çeşitli nedenlerle. Kanımızdaki hemoglobinin yapısındaki demir oksijeni bağlayarak hücrelere taşır. Demirin yerine korkuyu ikame edelim bir an. Korkulobin beyin hücrelerimize buz gibi ve kıvıl kıvıl dehşeti aktarma işini üstlenmiştir.Korku bizim için ikinci bir nabızdır desek abartma olmaz. Bazen gümbür gümbür hissederiz. Bazen de toprağın yüzlerce metre derinlerinde yatan bir göl gibi sessizleşir. Hep vardır ama. Dünya yaşamı korku solumaktır. Sadece savaşlardan, terörizmden, işsizlikten, açlıktan, yalnız kalmaktan, bir yakınımızı kaybetmekten, yaşlanmaktan değil; kozmik felaketlerden, ani ekolojik sistem değişikliklerinden, teknik arızalardan da korkarız. Bunun yanına ahiret korkusunu, cinleri, hayaletleri ve uzaydan gelecek kötücül yaratıkları da ekleyince toplumsal korku çeyiz sandığımızın tıka basa dolu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Masallarımız, öykülerimiz, romanlarımız ve filmlerimiz korku tiryakiliğimizi besleyen sayısız esin malzemesiyle yüklü olarak bu sandıkta yer almaktadırlar.

Dünyamızdaki televizyon yayınları yetmiş yıla yakındır uzayın dört bir yanına yayılmaktadır. Bu kadar zamanda çoktan bazı tanıdık yıldızların bulundukları yere vardılar. Bu yayınları alabilecek derecede teknik gelişime sahip kimseler bizim korku dağarcığımız üzerine epey bilgiye sahiptirler şu anda. Belki bu nedenle bile bizim bu taraflara gelme fikrinden vazgeçmiş olabilirler.

Gelin aralıksız yayınlarla kâinatın dört bir yanına yolladığımız korku filmlerimize soğukkanlı bir bakış atalım.

Korku filmleri, horror tarzı filmlerimiz adet olarak epey fazla. Bu sınırlı alanda ancak en belli başlı olanlarına, çığır açanlarına, refah toplumlarının bilinçaltını en yetkin bir şekilde aynalayanlarına değinebileceğiz. Çok geri gitmeyelim; hani her şeyin daha pembe renkli göründüğü rivayet edilen altmışlara bir uzanalım.

60 – Tirildeme, gerilim filmlerinden tanıdığımız yönetmen Alfred Hithcock 1960 yılında ünlü Psyhco filmini yaptı. Bomba gibi patlayan film inanılmaz bir ilgi gördü. Bu türün baş klasiği olarak zihinlerimize kazındı. Sayısız film ve kitaba esin kaynağı oldu. Baskın karakterli annesinin etkisinde kalan Norman Bates’in işlettiği motelde icra ettiği cinayetler gerilim harikası denebilecek bir kurguyla verilmişti. Aradan geçen neredeyse elli yılda hâlâ sözü edilen, yeni versiyonları çekilen bir film olarak gelecek yapımcılara model oldu.

Altmışlı yıllardan vereceğim ikinci örnek Roman Polanski’nin Rosemary’nin bebeği, Rosemary’s Baby 1968 yapımı filmde yeni bir apartmana taşınan genç bir çiftin serüveni anlatılır. Kadın gizemli bir şekilde hamile kalır ve doğacak bebeğinin şeytanın çocuğu olacağından şüphelenir. Hayatları kökünden değişmiş ve her hareketleri gizemli komşuları tarafından takip edilir hale gelmiştir. .

Beatleslerin aşırı ünlendiği, Kennedy’lerin, Martin Luther King’in ard arda vurulduğu, Che Guevara’lı, Elvis Presley’li, Ay’a ayak basılan altmışlarda içimizde, bizi esir alan kötücül ruh filmleri başat olur ve yetmişlere ayak basarız.

70 – Vietnam şavaşının sona ermeye yüz tuttuğu, Pink Floyd’un Dark Side of the Moon adlı albümünü piyasaya çıkardığı sıralarda, 1973’de, Exorcist, Şeytan adlı bir film dünya çapında ün kazanır. İçe giren ve bizi yöneten kötücül ruh filmlerinin belki de şu ana kadar ki en iyisi değilse bile en etkilisi ben de dahil olmak üzere izleyicilerine korkulu dakikalar yaşatır. Psycho ile başlayan tarz en üst noktasına ulaşır. Psycho ve Şeytan ikiz tepeler olurlar.

12 yaşındaki Regan’ın içine kötücül bir ruh girmiştir. Biri genç Carras, diğeri yaşlı rahip Merrin, şeytanı kızın ruhundan sökmeye çabalarlar. Başarısız olurlar. İnançları yeterli güçlü değildir. Karakterlerin çok aşağılandığı bir filmdir. İki papazın filmden son anda çıkarılan bir sahnedeki konuşmaları aşağılanmanın belki de en derin noktasıdır.

Carras, “Eğer bu şeytanın el koymasıysa, niçin bu küçük kıza?
Merrin, “Kim bilebilir? Ama bence… Şeytanın hedef aldığı şeytana tutsak olan değil, bizleriz. Bunu görenleriz…Ereği bizi umutsuz kılmak, insanlığımızı bize reddettirmek, kendimizi bize çirkin, onursuz ve değersiz gördütmektir. Çünkü tanrıya inanç işi bir us değil, bir aşk ve sevgi sorunudur. Belki İblis’ten gelecektir iyilik. Anladığımız ve bildiğimiz bir yolla da gelmeyebilir. Belki de İblis iyiliğin potasıdır. Ve belki de kendisine karşın şöyle ya da böyle, İblis, Tanrının iradesini yerine getirmektedir.

Üç yıl sonra The Omen, Kehanet adlı bir film Şeytan filminin muazzam ününe ortak olmaya çalışacaktır. Baş rolü unutulmaz aktör Gregory Peck’in oynadığı film Şeytan’ın ününü sollayamaz ama çok iyi iş yapar. Bu türün klasikleri arasına girer.

Kehanet’in konusu gene şeytanla ilgilidir. Amerikan elçisi Robert Thorn’un karısı hastahanede bir oğlan doğurur, ama çocuk ölür. Bir papaz elçiye kimsesiz ve yeni doğmuş bir bebeği alıp karısını sevindirmesini tavsiye eder. Bebeğin adı şeytan ismini çağrıştıran Damien’dir. Adam teklifi kabul eder. Çocuk beş yaşına basınca esrarengiz olaylar başlar. Elçi karısı ölünce durumu araştırmaya başlar. Durum gerçekten çok vahimdir.

80 – Böylece seksenli yıllara geliriz. Fordizm çökmüştür. Reagen ve Theatcher iktidardadır. Soyyetler için geri sayım başlamıştır.

1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde Pırıltı diye tercüme edebileceğimiz The shining filmi yeni bir çığır açar. Birçok eleştirmence yapılmış en iyi korku filmi diye nitelenmiştir. Jack Nicholson ve Shelley Duval’in üst düzey oyun sergiledikleri filmin konusu kısaca şöyledir.

Jack Torrance bir yazardır. İşsizdir. Alkol bağımlılığı sorunu vardır. Sakin bir yerde kitap yazmayı arzulamaktadır. Colarado dağlarının arasındaki Overlook otelinde bir iş bulur. Karısı ve beş yaşındaki oğlu ile tek başlarına kışı geçirmek üzere otele giderler. Otelin içine sinmiş kötülükler silsilesi yüklü mazi uyanır ve korkunç olaylar cereyan eder.

Kubrick’in harika kurgusuyla beynimize kazınan filmde bir sahnede 50.000 litre boya kullanarak salonu kan bastığı bir sahne kurulmuştur. Bu benzersiz sahne bir işaret olacak, korku filmlerinde kan dökme sahneleri artacaktır.

Evil dead, Friday the 13th, ve Halloween dizileşen sinema filmlerinde aşırı kan dökme modası devam edecektir. Nightmaire in Elm street’de olduğu gibi on beş, on sekiz yaşlarındaki gençler kurban olmaya başlayacaklardır. Korku film yapımcıları seksenlerde kurban yaşını açıkça küçülterek buluğ çağındaki gençlere yöneltecektir.

90 – Berlin duvarı yıkıldıktan, Birinci Körfez şavaşı sıralarında yapılan bir film doksanlı yıllara damgasını vurmaya talip oldu ve bunu büyük bir ölçüde başardı. 1991’de gösterime giren The silent of lambs, Kuzuların Sessizliği adlı film büyük bir sükse yaparak yeni bir çığır açtı. Kan dökmenin yanı sıra yamyamlık. Bu cangılın bir köşesinde yaşayan kabile tarafından icra edilmiyordu. Sahnede çok zeki, biraz Marki de Sade’ı anımsatan üst düzey bir entellektüel vardı. Antony Hopkins’in başarıyla canlandırdığı Hannibal Lector tipi bu on yılda sürekli konuşulup durdu.

Zeki tasarımlarla icra edilen fizik İşkence, yamyamın dahice çekiciliği modası başlamaktaydı.

Bu arada seksenlerden devraldığımız buluğ çağındaki yeni yetmelere yönelik şiddet filmleri furyası da son gaz devam etmekteydi.

Feryat 1,2,3, Geçen yaz ne naneler yediğini biliyorum 1,2, Şehir efsaneleri, Gidilecek Son Yer 1,2,3 cinsinden filmler epey genç seyirci çekmeyi başardılar.

200X – İkibinlerin başında Amerikan filmleri Testere, Tepelerin Gözleri Var cinsinden filmlerle ayrıntılı işkence, kan dökme sahneleri furyasına hız verdiler. Guantanamo hapisanelerini hatırlatan film sahneleriyle doldu taştı yeni dönem korku filmleri.

Bu arada Japonlar devreye girdi ve yeni yüzyılda dünya çapında ün yapan filmlerde bizde varız dediler.

Halka, Kara Su, telefonla ölüm tarihi bildiren, gencecik kurbanlarını başka boyutlara alıp yeryüzünden silen hayaletler kapladı perdeleri. Sahnelerde neredeyse hiç kan yoktu. Hayaletler cin gibi çarpmaktaydılar kurbanlarını.

Tabii Türk sineması da bu furyalardan etkilendi ve arka arkaya korku filmleri çektiler. Bunlara genel bir göz attığımızda senarist ve yönetmenlerin daha on fırın ekmek yemeleri gerektiğini düşünmeden edemiyoruz. Yakında kültürümüzü daha derinden yansıtan kaliteli örneklerin yapılacağını ummaktayım.

Bir sözü rahmetli babam çok sık kullanırdı. Söyle kimle konuşuyorsun, söyleyeyim kim olduğunu. Bunu azıcık uyarlayalım. Hangi tür korku filmleri yapıyorsak ve izliyorsak, o yönde maşallahımız vardır. Neka ekmek, oka köfte sözü boşuna icat edilmemiştir.

————————————-
NOT: Şeytan filmiyle ilgili alıntı.Ünsal Oksay, Çağdaş Fantazya, Der yayınları

Dergiler, Fikir Yongalama, sayı 3 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Korkulobin”

  1. 01

    ben de aksine korkmuyorum bu yüzden haftada bir karabasan gelip sanal da olsa bana korkunun ne demek olduğunu hatırlatıp gidiyor.

    Janus, 17 May 2008 09:26 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    Janus arkadaşımız, artık korktuğu tek şeyin karabasan olduğunu yazmış; ben artık ondan da korkuyorum. Eskiden korkuyordum, bi’ara dadanmıştı hatta, aradabir uğruyordu öyle. En sonunda alışıp kavga etmeye, kovmaya başlamıştım kendisini. Korkmuş olacak gariban, gidiş o gidiş; o gün bugün bi’daha asla uğramadı. Eee, korku hikayeleri ile yatıp, korku hikayeleri ile kalkıyoruz; olsun o kadar tecrübemiz. ‘Yanlış kapıyı çaldın düdüüüük!’ diye bağırınca karabasan marabasan gelmiyor bi’daha.

    Korkunun tarihçesine şöyle bir dalış yapmışsınız hocam. Korku tarihçesiyle ilgili başka bir yazınız daha var elimde; (‘Korku bizim için ikinci bir nabızdır’Hürriyet Gösteri sf:135)ondan da çok şey öğrendim korku ile ilgili. Bu güzel yazılar için teşekkürler.

    Yazınızın sonunda, türk senaristlerinin batı korku sineması standartlarına ulaşabilmeleri için daha on fırın ekmek yemeleri gerektiğini söylemişsiniz; acaba sizden benim ‘Geçmişin Gizledikleri’ öykümü okumanızı istesem çok yüzsüzlük etmiş olur muyum? ‘Geçmişin Gizledikleri’ uzun metrajlı senaryo için düşündüğüm bir öyküdür. Türk korku sineması için orjinal bir kurgu olduğu kanısındayım. Sizin gibi bir üstadın öyküm hakkındaki düşüncelerini öğrenmeyi çok isterim.

    Saygılar.

    Eda Türkel, 23 Şub 2009 23:25 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama