Blog

Karanlıkta Bir Soluk - Gülay Kaya

Kategori: Dergiler, sayı 3, Öykü   20:02   290 kez okundu

Pause düğmesine basılmış gibiydim.
Bir nanosaniyede onlarca sayfalık metinleri hatmeden yaratıklar, salt eğlence olsun diye kozmik hız sınırını tutmuşlar, tek dokunuşla zamanın katıksız sularını akış düzlemine sa-bitlemişlerdi sanki. İçinde bulunduğum durumun açıklaması buysa üst cümledeki yaratıkların espri anlayışları tuhaf olsa gerekti. Bir gün toprağa karışacağını düşündüğüm vücudum mole-küllere ayrılıp nanolaşmış, Kubrick filmlerinden birinin içine ansızın çekilivermişti sanki.
Ağır çekim zamanda çemberimi dolanan insanların tüm hatlarını açık seçik görebil-mekteydim şimdi. Ölüm tozuna bulanmışçasına kaknem yüzlü, mimikleri korkunç ağırlıkta eğri büğrü perdeleşen siluetler, incecik kuyrukları loş karanlığı çizgileyen kırmızı neon lambaların altından geçerken daha bir ürkünçtüler.
Çizgilere belenen, tükenmeyecekmiş denli ağır bir hızla ilerleyen varlıklar neden sonra devasa ağızlara dönüşüyordu.
Dipsiz kör karanlık mağaraları andıran ağızlardan, kopup kopup boşluğa döşenen çok boğumlu parça pincik seslerin anlamsız, karmaşık yoğunluğu suya atılmış taşlar denli za-manda harelenmekteydi.
Külrengi dertli bir aydınlık içindeydim.
Beyinciğimin komut vermesini korkunç bir sabırla bekliyordum.
Çelikten yongalar mide çeperimi bilemekle meşguldü. Kasıklarım berbat sancılarla dö-vülmekteydi. Endokrin bezlerim kaç santimetreküp adrenalin salgılamışlardı Tanrı bilirdi. His-settiğim bu yoğunluğun zengin oluşuydu. Ağzım Kalahari Çölü gibiydi. Dilimse o çölün ortası-nda kalakalmış zavallı bir ölü. Haftalarca aç susuz bırakılmış bir ağıl dolusu domuzun incecik keskin böğürtülerine benzer sesler, beynimin duvarlarına çarparak, her çarpışta bölünerek, bölündükçe çoğalarak ve yeminliymişçesine sokulmadık yer bırakmayarak içimde döneniyor-du. Kilometrelerce koşmak zorunda kalmış bir av hayvanınki gibiydi kalbim. Soluğumsa fena halde dertliydi. Ve sanki ne olacaksa ansızın olacak, bedenim hatıllarından kurtulmuş bir tente gibi olduğu yere çöküverecekti.
Cılız kuru bir ses işittim o an.
Düşünsel dirimden bir şamandıra gibi beni gerçekliğin kaskatı yalınkatlığına çeken o ses, beyaz tenli, değirmi ufak yüzlü, pırıl pırıl parlayan kuzguni siyah saçları daracık omuz-larına dalga dalga dökülmüş orta boylu gencecik bir kıza aitti. Makyajsız yüzünde tertemiz, sıcacık bir tebessüm vardı. Göz çayındaki katran karası iki küçük damla sanki o tebessümlere eşlik eder gibi yakamozlanmıştı. Tanrım nasılda ona benziyordu. Sanki bir an karşımda eski fakat âşkı terütaze Semra’yı görmüştüm. Belki de bir yanım içten içe kurtarıcımın o olmasını dilemiş, o karabasandan uyanır uyanmaz da ekranımda beliren yüz onunki olmuştu. Gene acıya katıktım.
Yanıbaşımdaki kıza bakmıyordum artık. İçime tıkılmıştım. Zihnimin yaşanmış ve asla unutulmayan aşklar ansiklopedisinin sayfalarını çevirmekteydim şimdi. Bu sıra da davudi bir erkek sesiyle irkildim.
-Kimse kalmasın.

Arkama dönüp bakmaya fırsat kalmadan sesin sahibi gitmişti. Peki ya o kız.

Pergellerimi açıp adımlarımı yola sürdüm. Neyse ki korktuğum başıma şimdilik gel-memiş, az önceki zihin uyuşukluğum bedenime sirayet etmemişti. Merdivenlere yönelip mermer basamakları adımladığımdaysa olan oldu. Bacaklarımdaki sinirler bağlantı yerlerinden kopmuş gibi esridi. Neyse ki boşalma uzun sürmemişti.

Dışarı çıktığımda vücuduma dolanan olgun rüzgârdan içeride ne denli terlediğimi ürpe-rerek duyumsadım. Buzdan bir paltoya sarınmış gibiydim. Ve ne gariptir ki elimdeki montu o an fark etmiştim. Montumu giyip fermuarı boğazıma dek çektim.

Karanlık ve kalburlaşmış yollardan geçerek evime yollandım. Görüntüsü eyfel kulesini andıran elektrik direklerinin ölgün sarımtırak tepe lambaları ortalığı dikizler gibiydi. Ve haliyle yalnızca belli bir alanı aydınlatıyordu. Karanlığın kurumlu pelerini sanki içinde devasa pençeli bir canavarı tutuyordu da o yöne saparsam beni çiğneyecekmiş gibi ürkmekteydim. Bu yüzden ışıklı sokaklara saptım. Karanlıktan kaçmam için nedenim çoktu nasılsa.

Gece her zamankinden daha mı zifirdi ne. Sokağa girdiğimde elektriklerin kesilmiş olduğunu hüzünle kavradım. Sunturlu bir küfür savurmanın tam zamanıydı. Katrana bulanmış sokağı hızla tüketerek evimin önüne geldim. Buzdan arılar bedenime dolanmışçasına tenimi iğneliyordu. Karnım yeniden adrenalin tüneline çekilivermişti. Ellerim aralarına rüzgâr dolmuş lafazan yapraklar gibi sarsaklaşmıştı. Neyse ki montumun cebinden çıkardığım anahtarı kapının deliğine sokup kilidi açabilmiştim. Ansızın canavara yakalanacakmışım gibi hışımla içeri girdim.
Merdiven aralığındaki dili kısılmış idare lambasını görünce soluğumu salıverdim. Vakit yatsıyı çoktan geçmişti. Annem yatsı namazından sonra beni beklemiş, ben gecikince de idare lambasını buraya bırakıvermiş olmalıydı. Kapıyı kilitledikten sonra lambayı alıp odama çıktım. Yağmurun sesini ve rüzgârın uğultusunu işitiyordum şimdi.
Yağmur demirden pençeleri andıran iri damlalarla girmişti sokağa. Pencereden baktığımda nefti siyah çamların ağıt yakar gibi eğildiğini gördüm. Perdeyi çekip lambayı masaya bıraktım. Beti benzi atmış sandalyeye usul çöktüğümde kiremit damlı evin çatısını rüzgârın olgun dili yalayıp geçti. Doygun ulumalarla ortalığı titretti. Eve tam vaktinde gir-miştim.
Durumumsa pek iç açıcı değildi. Üstelik yatsı namazını da geçirmiştim. Banyoya yöne-lip abdest aldım. Duvarın bitişiğindeki koltuğun üzerinden seccadeyi alıp odanın ortasına ser-dim. Allah’ın tariğine yöneldiğimde zihnimin o yol üzerinde olmadığını bir duanın ortasında ya da rükû secde arası bir noktada uyanarak fark ediyordum. Hatta dua okuyup okumadığımdan bile emin değildim. Sanırım bu işi öteki yani bedenim yürütüyordu ve bol bulanık zihnim bam-
başka bir yerdeydi.

Otobüs son durağa girdikten bir dakika sonra adam inmişti. Karanlık puslu, soğuk ve ekşi kokuluydu.
Gecenin bir vakti sokaklarda kimsecikler yoktu. Adam caminin önünden geçerken duvarın demir parmaklı oyuğundan öte yanda iki azgın köpeğin dalaştığını fark edip dur-muştu. Çamura bulanmış tüyleri kırçıllı kapkara iki azgın köpekti bunlar. Keskin dişleri kürk-lerine oranla ışıl ışıldı.
Adam iki azgın köpeğin geceyi delip geçen böğürtüler salmalarına neyin neden olabileceğini düşünerek demir parmaklıklara iyice yanaşmıştı. İlkin fark ettiği parçalanmış simsiyah bir çöp poşetiydi. Ve poşetin içinde parlak bir şeyler vardı. Görüş açısına giremediği için adam bu parlak nesnenin kimliğini faş edememişti. Uzunca bir sopa olsaydı torbayı kendine doğru çeker ve ne olduğunu çözebilirdi. Bu düşünceyle aranmaya başladı. İlerdeki çöp konteynırının içinde aradığına benzer bir şey gözüne çarptı. Bu bir badana fırçasıydı. Ve sopası sağlamdı.
Fırçayı alıp demir parmaklıklı oyuktan içeri soktu. Köpekler adamı fark etmemiş, keskin dişlerini birbirlerinin etlerine geçirmişlerdi. Adam birkaç dakikalık uğraştan sonra torbayı oynatabilmiş, içindeki ağır olduğundan bu kadarıyla yetinebilmişti. O sıra çürük tiksindirici bir koku dolandı burnuna. Genzi yandı. Kusacak gibi oldu. O an esen tertemiz rüzgâr nefesini toplamasına yardımcı oldu.
Torbanın ucunu kaldırıp baktığındaysa midesini olduğu yere boşaltıverdi. Bu bir cesetti. Bir kadına ait vücut parçalanmış dahası yakılmıştı ve köpekler kadının sağlam kalan baldırı için birbirleriyle dalaşmaktaydılar.

Midesinde boşaltacak bir şey kalmadığında adam birkaç metre ilerdeki beton zemin üzerinde bir şey daha fark etti. Duvarın köşesini dönüp demir parmaklıklı oyuktan içeri baktığında bu şeyin bir insan kafası olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti.

Dönüp sopayı aldı ve o şeye uzanmaya çalıştıysa da uzak olduğundan beceremedi. Bu sıra dalaşmayı kesen köpeklerden biri bu işi onun için yapmıştı bile. Parça kadının yerinden kopartılmış ve yakılmış başıydı.

Ertesi sabah gazetelerde şöyle bir haber yer alacaktı:

“Hapishaneden dört gün önce çıkan kocanın korkunç katliamı.”
“Adam karısının dost tuttuğunu dahası bu işten kardeşlerinin de haberi olduğunu öğrenince cinnet getirdi. Karısını önce öldürdü sonra parçaladı ve yaktı. Ardından kardeş-lerinin peşine düştü. Kardeşlerinin birinin cesedi Polenezköy’ de ötekininse Kilyos yakınlarında bulundu. Her ikisi de kalplerine ve beyinlerine aldıkları birer kurşunla öldürülmüştü. Adam infazı soğukkanlılıkla anlattı: Pişman değilim. Namus göt puluna benzemez. İşimi bozmasay-dınız onu da öldürecektim. Sıra ondaydı.”

Sıra bendeymiş meğer.
Adam müebbet hapisle cezalandırıldı. Yedi uzun yılsa geçmek bilmedi sanki.
Delicesine sevdiğim kadın sapık bir katil tarafından hunharca katledilmişti ve sıra bendeydi. Ölümün soğuk eli uzanıvererecekti boynuma.
Yere kapaklanmış, namlunun soğuk metali ensemde bekleyecektim bende.
Hâlâ seccadenin üzerindeydim. Son duaları ne vakit okumuştum Allah bilir. İliklerime değin ürpertiyle doluydum. Ağzım bir şeyler geveliyordu. Tam o sıra da ense kökümde bir serinlik duydum. Demek katil salıverilmişti hapisten. Ota boka af çıkıyordu nasılsa. Ama kapıyı kilitlemiştim. İçeri nasıl girmişti. Belki de hep içerdeydi. Yılanların doğasında vardı sinsice süzülmek. Tanrım ölecek miydim?
Bağırıyordum. Kapkara bir tüneldeydim. Tünelin sonunda bir ışık vardı. Annemin sesini işitiyordum. Beni ışığa çağırıyordu. Adımlarım ağır aksaktı. Koşmaya çalıştıkça düşüyor, o ışığa tam yaklaştım derken daha bir uzaklaşıyordum. Sonunda ışık toplu iğne başı kadar oldu ve kayboldu.
Çaresizdim. Sımsıkı yumduğum gözlerimi açınca yanımda annemi gördüm.

-Oğlum korkma. Hırkan omuzlarından kayıvermişti. Üşümeyesin diye örteyim demiş-tim. Hay Allah! Bunca korkacağını bilsem hiç ilişmezdim yanına.

Zavallı kadın benden beter korkmuş görünüyordu.
Nasılda duymamıştım gelişini.
Ölümde böyle gelirdi işte: Çaktırmadan ve sinsice.
O gece şafağı zor bulacaktım. Tıpkı önceki yıllar gibi. Ve emin olduğum bir şey varsa o da sinemadan bir süre uzak duracak olmamdı.

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın