Blog

Haberler ve Fareler - İsmail Polat

Kategori: Dergiler, sayı 3, Öykü   20:01   167 kez okundu

Mustafa ile kardeşi Hüseyin bir fabrikada çalışıyorlardı. Dün Rotterdam’da yerlilerin yabancıların kalmış oldukları pansiyon ve evlere baskın düzenlediklerini duymuşlardı. Bu baskın esnasında içerde bulunan insanları dövmüşler ve tüm eşyaları dışarı atmışlardı. Hollanda hükümeti olayı kınayarak suçluların yakalanıp yasalar önünde yargılanacağının açıkla-masını yapmıştı. Bu saldırıları haklı çıkartacak bir neden mevcut değildi. Bir bahane bulmuşlardı. O da yabancıların yemek yaparken çevreyi kokutmalarıydı.
Pansiyonlarda kalan insanlar canlarını ve mallarını kurtar-mak için tedbirler düşünüyorlardı. O dönemlerde entegrasyon konusu kimsenin aklından geçmezdi. Bu meseleyi dile getiren-leri gerek göçmen toplumun kendisi ve gerekse Hollanda siya-sileri ve halkı hor görmekteydiler. Bu insanlar gelip çalışıp birkaç yıl sonra geri dönmeyecekler miydi?
Neyse ki, o pansiyon ve ev baskınının dört beş yıl önceki bir haber olduğu çıkmıştı ortaya sonradan. Esas acı haberler memleketteydi. Türkiye siyasi bir kargaşaya sürüklenmiş, ideolojiler uğruna kardeşin kardeşi vurduğu bir ortam oluş-muştu.
Mustafa akşam işten çıktığı gibi ilk önce Hollanda radyosunu açtı. Konu hakkında konuşmalar vardı, ama bir şey anlamadı. Ulan biz ne biçim insanız. Bir türlü Hollandaca öğrenmedik. Yarından geçi yok bir adam bulalım gelip şu pansiyonda bizlere her akşam Hollandaca lisan kursu versin diye düşündü. Sonra geçti o koca eski radyonun başına. Buldu kısa dalga Türkiye’-nin sesini.
Radyoda haber dinlemek öyle kolay değildi. Birkaç saniye dinledikten sonra bir hışırtı ile ses kayıp olur giderdi. Ara ara bulamazdın. Bulduğunda bülten bitmiş olurdu.
Mustafa araya araya kısa dalga Türkiye’nin Sesini bulunca odadaki arkadaşlarından sessiz olmalarını istedi. Bir haber dinleyeceğin zaman herkes konuyu öğrenmeden yorum yapardı. Haber sonrasında doğru dürüst dinlemedikleri haberler üzerine ahkâm kesmeye devam edenler olurdu. Mustafa buna çok kızardı.
Bir kulağı radyoda, “Ulan bizim hiç dinleme kültürümüz yok valla.“ dedi. “Şu haber saati  gelince herkes önce sessizce dinlesin. Ondan sonra görüşlerimizi belirtelim. Siz hiç konu-şulmayan konuların sanki radyoda konuşulmuş gibi tartışmasını yapıyorsunuz.”
Bu gece solcu gençlerin uğrak yeri olan kahveye bir grup sağcı genç dışarıdan ateş etti. Kahvede bulunanlardan dört kişi hayatını kaybetti. Yedi kişi de ağır yaralandı ……
kentinde ise yedi sol görüşlü kişi işkence edilerek ve daha sonra iple boğularak öldürüldü. Sol görüşlü gençler sağ görüşlü  gençlerin uğradığı lokale ateş edip iki kişiyi yaraladılar. Bir kişi de olayda can verdi…
O sırada radyoda hatlar yine karışmıştı. Mustafa biraz daha uğraştı. Fakat haberin dinlendiği dalga boyunu bir türlü ayar-layamadı.
Aynı pansiyonda kalan Hamza, “Ne ulan. Kıbrıs’ta çatışma mı olmuş?” diye sordu.
Mustafa, “Ulan öküzlük yapma. Biraz önce haberleri dinleyin derken kalabalık edip dinlemek istemeyen sendin. Şimdi de haber saati geçti, gelip bana soruyorsun ne oldu diye. Bizim insanımız haber dinlemeyi ve sırası ile konuşmayı öğrense ne kadar güzel olacak.”
Mükremin, “Bir tek o değil. Bir de konuşurken kelimenin başlangıcı ile sonunda küfür etmeseler daha iyi olur.” dedi.
Hüseyin, “Kültürel ve bilimsel yanları zayıf olan toplumlar konuşurken fazla kelime bilmediklerinden küfürleri yan kelime, bağ rabıta yerine kullanırlar. O küfür onlara bir destek gibi geliyor. Bir şey yapamazsın. Cahillik işte. Bana  göre bunlar kahvelerde, pansiyonlarda konuştukları bu küfürlü kelimeleri oğulları, kızları, babaları, anneleri ve diğer tüm aile bi-reylerinin yanında da konuşuyorlar.”
Mahmut birden konuşmaya katıldı. “Bu toplumu o kadar kara-lamayın. Kimse bu kelimeleri evinde konuşmaz.”
Mükremin itiraz etti. “Burada konuşan adam aynı kelimeleri her yerde konuşur. Önemli olan böylesi ahlaksız kelimelere alışmamak lazım.”
Kısa dalga radyo yine ses vermeye başladı. Meşhur bir siya-setçimize gazeteciler soru sormaktaydılar.Siyasetçi, “Bana…. dedirtemezsiniz.” Diye cevaplamıştı.
Bir başka siyasetçiye ne düşünüyorsunuz,diye soruyorlar.’Biz onlardan hesap…’ dediği sırada ses kesildi.Bu karamsar tablo üzerine hemen hemen hepsi en kısa zamanda çocukları Hollanda’ya getirmeye karar vermişlerdi. Bazı sakıncalar yok değildi, ama yaşama şartları şimdilik daha insancaydı.
Mustafa ile Hüseyin  hazırlamış oldukları yemeklerini yedi-ler. Bu pansiyonda yemekler, ekmekler kapalı kutularda muha-faza edilirdi. Dışarıda on ekmek bile bıraksan sabaha kadar fareler hepsini yerlerdi.
Pansiyon sahibine  bir çare bul dediklerinde, “Bu memlekette hayvanlara saygı ile sevgi vardır. Onların öldürülmesi yasak-tır. Siz yiyeceklerinizi açığa koymazsanız onlar bir daha bu-ralara gelemezler.” demişti bir defasında.
Mustafa farenin ölümü de günah olur mu? Bu adam resmen bizi kandırıyor diye düşünmekteydi. İki kardeş gidip kutu kutu zehir aldılar. Bir ara farelerin sayıları biraz azaldı, ama sonu alınamadı.
İki kardeş akşam yemeğinden sonra yarın işte öğlen yemeği için birkaç dilim ekmek, peynir gibi şeyleri hazırlayarak çantalarına yerleştirdiler.
O haberlerin verdiği sıkıntıdan olmalı galiba çantalarını mutfak taşının üstünde unuttular. Her akşam çantalarını ya kapalı bir yere veya yattıkları karyolaların baş ucuna
asarlardı.
Sabah erkenden kalkıp çantalarını aldılar ve trene bindiler. Çalıştıkları fabrika on kilometre ötedeydi. Çantalarını ayak uçlarına yakın yere koydular. Yolculuk sırasında düşüncelere daldılar. Hâlâ dünkü haberlerin etkisindeydiler. Bir ara yan-larında oturan bir kişinin hızlı biçimde kalkıp uzaklaştığını görünce Hüseyin dalgınlığından sıyrılıverdi.
Bir koşuşma başlamıştı etrafta. Bir kız bağırarak öbür vago-na kaçtı. Bir başka genç te ayaklarının burnuna basıp trendeki kanepenin üstüne çıktı. Yanlarında oturan orta yaşlı bayan ise sıkıca göğüslerini tutmuştu. Sanki biri onları alıp gidecekmiş gibi koruyordu. Bir başka bayan çantasını kucağına almış onu koruyordu. Orta yaşlı bir adam oturduğu yerde kendini sakınmak için ayaklarını yukarı kaldırmıştı.
Mustafa ile Hüseyin bunlara baktıklarında tam bir şaşırtıcı manzara görmekteydiler. Bu insanların hepsi bu hareketleri yaparken yere bakmaktaydılar. İki kardeşse bu insanların yaptıkları hareketleri hayretle seyrediyorlardı.
Tren durağa yaklaşmak üzereydi. Yanlarında oturan genç kız birden bağırıp kaçmaya başladı. Kaçarken bir başkasına çarptı. Oradan geri döndü bir başkasına çarptı. Kompartımanda tam bir kargaşa başlamıştı.
Mustafa, “Ne oluyor yangın mı var? Yangın varsa biz de kaça-lım. Yoksa Rotterdam’da ki pansiyon gibi burayı da mı yaktı-lar?“ dedi panikle.
Hüseyin, ”Vallahi bilmiyorum. Ya yangın var, ya da bugün trende tiyatro günü.” dediği sırada  kaçan genç adamın bir ara gözlerinin takılıp durduğu köşeye baktı.
Birkaç fare oralarda dolaşıyordu. Birkaç tanesi de diğer köşede gezinmekteydi.
“Abi bunlar bizim pansiyondakiler.”
Mustafa şaşkınca sordu. “Neymiş bizim pansiyondakiler?”
“Bizim fareler.”
Mustafa, “Yapma yahu” deyip çantasına baktı. Baktığında ne görsün birkaç fare çantanın içinde dolaşıp duruyorlardı. Bir parça ekmek bile bırakmamışlardı.
Mustafa sessizce çantanın ağzını kapattı. İnecekleri yere gelmişlerdi zaten. Fabrikanın yolunu tuttular. Yolda çantaları açıp tekrar baktıklarında çantaların içinin  fare dolu oldu-ğunu gördüler ve çantaları fırlatıp attılar.
Hüseyin fabrikaya iyice yaklaştıklarında, “Bilir misin bu fareler kime benziyorlar?” diye sordu.
Mustafa kardeşine baktı ve bilgiççe başını salladı. “Memle-ketten gelen kötü haberlere de mi? Onların da karnı aç.”

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın