Yolculuk (2)
1 Haz 2007 | yazar: İsmail Yiğit | Kategori: Dergiler, sayı 2, ÖyküYolculuk (2)
— 1 Yıl 2 Ay 12 Gün Sonra –
[ “…Biz iki çılgın sevgiliyiz…” ]
Gözlerin karşımda şimdi. Sıcağın az ötemde. Sen de böyle düşünüyorsun şu an, biliyorum. ‘Gözleri karşımda, sıcağı az ötemde’ diyorsun içinden. Konuşmasan da dediğini biliyorum, sen de biliyorsun dediğimi, konuşmasam da. Sessizce, hiçbir şey dillendirmeden sadece gönül gücümüzle sohbet ediyoruz çoktandır zaten. Çoktandır, hem birkaç dakikadır hem de aylardır, kalpten kalbe bir telepati…
Kemancı soruyor, ne çalayım diye. Fark eder mi, seninleyken kâinatın arka fonunda çalan müziği bastırabilir mi bu kemancı çocuğun çaldıkları?
Cam bardağın içinde yanan mumun alevine takılıyor gözlerim. Dans ediyor bir mevlevi derviş edasıyla, kulaklarımdan hiç eksilmeyen kâinatın arka fon müziği eşliğinde, aşkla.
Bir şarkıyı mırıldandığını fark ediyorum dudaklarının, kemancı çalmaya başlamış demek ki:
“…Aynı bedende can gibiyiz… Cana can veren kan gibiyiz… Yanıp da bitmez köz gibiyiz… Biz ayrılamayız…”
Titriyor mumun alevi. Elektriklenmiş gibi. Seven gönüller arasında akan duyguların matematiğini hangi dalga denklemi ifade edebilir? Kalbin ürettiği ve hissettiği ‘Aşk’ın fiziği…
15 milyar yıl önceye gidiyor zihnim. Her şeyin tek noktada “Bir” olduğu zamanın sıfır anına. O an böyle bir anmış demek ki. Her aşk, yeni bir evren doğururmuş sadece sevgililerin olduğu, öğreniyorum yanında.
Eski bir şiir düşüyor aklıma, yazdığımda seni bilmediğim, ama şimdi senin için yazdığımı anladığım. (Zaman ille geçmişten geleceğe akmak zorunda mı, gelecekten geçmişe de akamaz mı? Akıyor mütemadiyen zaten…)
[…Yeniden okumak kâinatı…
…Okuma yazmayı yeni sökmüş bir çocuk misali…
…Atomlardan galaksilere her şeyi yeniden keşfetmek…
…Silmek beyinde depolanan her şeyi ve yeniden yüklemek…
…Sevgilinin sesiyle…
…kokusuyla…
…dokunuşuyla…
…hayaliyle…
…İlerletmek keşif seferlerini sevgilinin ruhunda…
…Öylesine ötelere gitmek ki bu seferlerde,
…dönüş yolunu bulamamak…
…tutsak kalmak sevgilinin gönül topraklarında…]
Oysa daha da uzak geçmiş zamanlarda kendimle monologlar yapardım sadece.
“Sevdaların en karasına yakalandım! Kuyuların en kör olanına düştüm! Bataklıkların en derinine saplandım! Ben, maşuku meçhul bir aşka tutuldum!” diye diye ayazlarda sabahlara dek dolanırdım.
Şimdi anlıyorum nedenini, aşkın fiziğine dair edindiğim yeni bilgilerle. Sana olan sevdam, seni tanımadan önce gönlüme düşmüş de ben seni meçhul sanırmışım. Daha doğrusu, bütün kâinatın seni bulmam için sözleştiği an sana doğan aşkım, zamanda dalga dalga yayılarak tüm geçmiş benlerin gönlüne düşmüş. Doğduğum anda ağlamamın sebebi, vuslatının hasretiymiş sevgilim.
“…Biz iki çılgın sevgiliyiz…” diye devam ediyorsun şarkıya – ve ben de katılıyorum kemancı çocuğun ısrarıyla.
“…Delicesine sevdalıyız…
…Öyle büyük ki bu Sevgimiz, Biz ayrılamayız…”
Canım sevgilim, tüm kâinatın Bir olduğu andan doğmuşsa her şey ve hala senle ben aynı kâinatın içinde ilerliyorsak bu yolculukta, hiçbir zaman ayrı değildik ki zaten. Ve ruhlarımız da dâhil olmak üzere, bütün bu ezeli ve ebedi gerçekliğin içinde kalacaksak tüm zamanlar için –‘Peki ya ölüm?’ diyeceksin, ama o sadece hal değiştirmek değil midir suyun buhar olması misali?- ne geçmişte ayrılmayacağız, ne de gelecekte ayrıldık.
Bedenlerimizi bizim gerçeklik boyutumuzun fiziğinin esaretinden kurtarabilmemiz ve Aşk’ın fiziğini yaşayabilmemiz –tıpkı onun gibi zaman ve mekân ötesi olmak- için kalbimizden yayılan aşkın terkisine binmek gerek. Çılgınca geliyor kulağa değil mi sevgilim? Az önce söylediğin şarkıyı ne çabuk unuttun ama?
“…Biz iki çılgın sevgiliyiz…”
yol bir ifade biçimi ve belirleyicidir.yolculuk çok yakışan bir “topik” olmuş anlatılana.