Pembe Lanet
Kapıyı yeni tanıştığı anahtarla kolayca açtı. Burnuna gelen ilk koku küf ve eskimişlik kokusuydu. Duvarlar modası çoktan geçmiş bej zemin üzerine çiçek desenli kağıtla kaplıydı. Küçük, loş koridorun sonundaki tuvalet ve banyo kahverengi, turuncu karışımı mat fayanslarla bezenmişti.
İki yıl önce de yine internette ucuz bir ilan görmüş ve birkaç haftalığına bir dağ evi kiralamışlardı. Bu seferki ev ilanda bahsedildiğinden daha küçük, daha eski ve köhneydi. Fotoğrafta görünen harika şömineden eser yoktu. Kocaman abajurların üzeri lekeli, ampulleri bozuktu. Bir ihtiyaç anında ulaşabilecekleri en yakın ev en az beş kilometre uzaklıktaydı.
Pencerelerden birini sonuna kadar açıp kendini tozlu koltuklardan birinin üzerine bıraktı. Cengiz birazdan elinde bavullar gelirdi. İçeri adımını attığı anda kendisini dinleyip annesinin deniz kıyısındaki evine gitmediklerine pişman olacaktı.
Ertelenmekten patlayacak hale gelen mesanesinin ısrarlarını yeni duymaya başlıyordu. Araba yolculuğu fazla uzun sürmüştü. Her zamanki gibi birkaç yanlış yola sapılmış, kendisinin iyi harita okuyamaması ve Cengiz’in dalgınlığı üzerine minik tartışmalar yapılmıştı. Daracık ve ürkütücü derecedeki virajlı yollarda yokuş tırmanırken kendini fazla sıkmaktan başı ağrımaya başlamıştı. Bir an önce çişini yaparsa rahatlayacaktı. Yerinden kalkmaya çalışırken koltuğun üzerinde yanı başında bir kapak olduğunu farketti. Tahtadan yapılma, oval, beyaz bir kapaktı. Hatta kapak değil, bir klozetti. İsterse çişini oraya da yapabilirdi. Zaten o kadar bitkindi ki karnındaki sıvı kamburu buraya boşaltmakta hiçbir sakınca görmedi. Cengiz’in de geleceği yoktu zaten. Yine kıymetli arabasının ön kapağını açmış, onunla haşır neşir olmaktaydı herhalde. İlk çıkmaya başladıkları zaman olsa koşa koşa gelir, daha kapıdayken soyunmuş olurdu.
Kot pantolonunu sıyırıp ne olur ne olmaz diye kazağıyla görünen yerlerini örtmüş inceden inceye çiselerken önündeki koltuğun üzerindeki boşlukta televizyondaki karıncalanmaya benzer bir şey olmuş, göz açıp kapatıncaya kadar karşısında oturan yaşlı bir kadın belirmişti. Üzerinde pembe bir kazak vardı. Pembeden nefret ederdi. İnsanlar bu renge kaldıramayacağı sorumluluklar yüklerdi. Annesi renklerden laf açıldığında kendisinin de çocukluğunda pembeyi çok sevdiğini, hatta gözlerin ne renk diye soranlara pembe yanıtını verdiğini anlatırdı.
O pembe üzerine anı bohçalarını beyninin şimdiki zaman alanlarına yaya dursun, kadın elinde örgüsü, tıpkı üzerindeki kazağın aynısını örmekle meşguldü. Bu kadın buraya ne zaman gelip oturmuş, eline bu kalın şişleri ne zaman almıştı? Kendi ailelerinde elörgüsü babaannesiyle birlikte gardroplarına veda etmişti. Kazaklar, yelekler çocukluk fotoğraflarında kalmış, her geçen yıl biraz daha solmaktaydılar.
“Gözlerinizi kapatır mısınız, ya da sırtınızı döner misiniz, hatta defolup gider misiniz? Lanet olsun!” diye bağırdı.
“Her lanet bir diğerinin davetcisidir unutma.” dedi kadın. Duvar kağıdıyla aynı renk olan dişlerini göstererek güldü.
Hızla pantolonunu çekip fermuarını kapattı. Gözleri sifonu aradı, ama görünürde ne bir klozet ne de bir sifon vardı.
Karşısında oturan kadına tekrar döndüğünde kadının yanında yaşlı bir adamın peydahlandığını gördü. Edi ile Büdü Şakire Dudu muydu bunlar? Adamın yanakları elma gibi kıpkırmızıydı. Kadının yağdırdığı korkak ıslatanın aksine adamın yağdırdığı çocukluğunun elmalı şeker anılarıydı. Yok, karı koca olamazlar diye karar verdi. Adam eski Türk filmi deyimiyle ton ton bir amcaya benziyordu. Ne de olsa kırmızı pembe gibi uydurma ara bir renk değil, kalıbımın, kalbimin, kanımın rengidir diye avunmaya çalıştı.
“Renklerde takılıp kalma, mekân tasvirin iyi değil. Hep aynı şeyi yapıyor, izlekleri fazla uzatıyor, dizlerini fazla kırıyorsun. Biraz cesur ol.” dedi adam kendisinden beklenmeyecek kadar genç ve dinamik bir sesle.
O ortaya çıktığından beri yaşlı kadın kocaman oyuncak bir bebek gibi koltukta oturmaya devam ediyor, ama hiçbir hareket belirtisi göstermiyordu.
“Biliyorum eskiden daha cesurdum. Yirmi yaşımdayken korku nedir bilmezdim. Şimdiki aklımla tekrar yirmi olsaydım, ya da sizinle daha evvel tanışsaydım…” dedi. Kendisini acıklı bakan bir köpek yavrusu gibi hissetmişti birden.
“Dağılma. Bir noktaya odaklan. Hareketleri daha iyi gözlemlemeli, tavır tasvir üzerinde de çalışmalısın.”
“Ama daha doğru dürüst başlamadım bile. Kurduğunuz cümleler Kung fu’yla edebiyat arasında gidip geliyor. Önce hikayeyi bir kurup bir bırakacak, yürümeye başlarsa serim üzerinde oynamalar yapacaktım.”
Ağzından çıkanlar düşünmeden söylediği sözlerdi. Ezberlediği hazır bir metni okur gibiydi. Cengiz’le birlikteyken de bunu sık sık hissederdi. Deja vu’ nun deja laf olanıydı sanki. Deja dit.
Sahi Cengiz nerede kalmıştı? Alt tarafı arabadan bir iki şey alıp gelecekti.
“Cengiz buraya pek uymuyor. Yanımda oturan kadınla ne yapmayı düşünüyorsun?
“Salça.”
“Hani şu kilo almamak için ekmeğin üzerine sürüp yediğin yağsız biber salçasından mı?”
“Evet, kadının bende yaptığı ilk çağrışıma uyan kelime bu. Aklımdan geçenleri okuyabiliyorsanız benim iyi bir okuyucum olmanız gerek.”
O sırada bedenine baktı. Kendisini ilk defa görüyor gibiydi. Bunca şeyi konuşurken hiç hareket etmemişti. Bu hiç ona göre değildi.
“Yatak odamda duvar köşeleri bomboştur. Uzanıp dakikalarca o köşeleri izlerim. Duvarlardan köşelere doğru hep bir şeyler çekiliyormuş, köşelerden dışarı bir şeyler sızıyormuş gibi gelir. Sakın siz de o köşelerden birinden çıkıp gelmiş olmayasanız?” diye sordu karşısındaki duvarın en solundaki boş köşeyi işaret ederek.
“Aslında benim en çok merak ettiğim esas kimin kimin oyununda olduğu. Esas oyuncu kim? Sen mi, ben mi?”
Bunu kendisi de hep merak ederdi. Ama yaşlı adamla karşılaşana kadar bu soruyu genelde ona en yakın hissettiği insan kimse onunla kurardı. Mesela son birkaç yıldır Cengiz’in hayatında herşey ters giderken kendisinin bütün işlerinin yolunda gitmesi, hayallerinin teker teker gerçekliğe soyunması daha etkili yaşamak veya amacına uygun çalışmak gibi kendine-yardım kitaplarına yakışan kavramlarla açıklanabilir miydi? Kendisinin işleri yolunda gidiyor diye başrol oyuncusu sayılabilir miydi? Ya da kendi özel gerçekliğinin ebedi kraliçesi. Bu durumda bir yerlerde bir irade idare dairesi olması gerekti. Oraya girip çıkan, evini, işini, kısacası küçük evrenciğini denetleyen görünmez yanından nasıl haberi yoktu? Bir süre önce izlediği What the bleep do we know ve onun ikinci bölümü olan Down to the rabbit hole isimli belgeselleri izlediğinde kafasında uçuşan bazı soru işaretlerini taşlaştırmış küçük bir kararsızlıktan sonra taşları bilgi zeminine değil de sezgi zeminine yerleştirmişti. Üzerlerine basıp yürüdükçe kalbi etinden kanından sıyrılıyor başka bir anlama bürünüyordu.
Şu anda yaşadıklarını döndüğünde bir arkadaşına anlatsa ilk soru:
a- Kız dağda sihirli mantar mı yedin yoksa?
b- Aman sende şizofreni başlangıcı olmasın?
c- Kızım bütün tatil boyunca fosur fosur uyumuş, sadece rüya görmüşsün herhalde.
gibi şeyler olurdu. Yaşadıklarının başkaları tarafından kayda değer sayılabilmesi için elle tutulur, gözle görülür olması gerekiyordu. Çevresi gerçek kaydı tutan insanlar güruhuydu.
Salça kelimesi tam manasıyla her şeyi berbat etmişti. Salçadan savrulmuş nerelere gelmişlerdi. Adam öylece hiçbir şey yapmadan beyninden transit geçenleri gümrük kontrolüne tabii tutuyordu.
“Pes doğrusu.” dedi adam dudaklarını kıvırıp başını hafifçe sallayarak. İçinden hala Cengiz’i bekleyip duruyorsun. Peki o zaman Hem konuşup hem bekleyelim. Bu arada oda peyda olanlarla dolarsa şaşma ama. Eğer bütün bu kargaşadan uzaklaşmak istersen sırtını dönüp arkana bakmadan kapıyı çekip gidebilirsin de.”
“Ama hareket edemiyorum ki, nasıl gideceğim? Hem monologlarınız neden paragraflar kadar uzun?”
“Değişiyorum. Kendim değişirken senin hikayeni düzeltemem ya. Geri sayım her an başlayabilir. Yani hareketsizliğe çekilebilirim.”
“Ama hikaye ne olacak? Odaya tekrar girmek istiyordum.”
Adam bu defa cevap vermedi. O da kadın gibi kocaman bir oyuncak bebeğe dönüşmüş, kırmızı yanağı pembeleşmişti. Pembe iyiye alamet değildi. Hem kadın her lanet bir diğerinin habercisi diyerek belki de bunu kastetmişti. Adamın rengi değişmeye başlayan kazağı tam pembeleşmeden burdan toz olmalıydı. Kim bilir belki iki pembe bir kırmızıyı götürür ya da üçüncü bir pembeye alan yaratırdı. Patlamış mısır gibi ortaya çıkan bu ne üdüğü belli olmayanların gerçekliğini deforme etmeleri bir yandan iyiydi, ama kanıt olma özelliğinden öteye gidemezlerdi.
Önce ellerini kımıldattı. Kollarını kaldırdı. En zor ayaklarıydı. Altlarında demir varmışcasına ağırdılar. İlk adımı atması epey zor oldu, ikinci biraz daha hızlıydı. Üçüncüde normale döndü. Kendini bildi bileli hiçbir yere ait olmama duygusuyla yanıp tutuşmuştu. Her an yanıbaşında elini uzatsa yırtıp açabileceği bir delik, bu deliğin ötesinde de esas ait olduğu yer varmış hissiyle sürekli haşır neşir olmak yüzünden yeterince dünyakâr olamamaktaydı. Eğer oda bu kadar tekinsizlik kırıntısıyla dolu olmasa buranın o deliğe açılan bir kapı olduğunu düşünebilirdi belki. Oysa şimdi normalde kaçmayı yeğlediği o hayata dört nala geri dönmek istiyordu. Babaannesini düşündü bir an, Akdeniz fırtına, al pırtını sırtına deyip kapıya koştu. Kapı yine kolayca açıldı.
Dışarısı serindi. Cengiz az ileride küçük bir kulübenin önündeki, lacivert tulumlu, kasketli, yaşlı bir adamla ayak üstü sohbet ediyordu. Onların biraz ilerisinde kocaman siyah beyaz bir inek otlanmaktaydı. İnek bir iki adım ilerlediğinde arkasında pembe kazaklı, dizlerine kadar uzanan siyah plastik çizmeler giymiş yaşlı bir kadının durduğunu gördü. Kadın içten bir tavırla el salladı. Kararsız adımlarla kadının değil de Cengiz’in yanına gitti.
“Ah geldin mi canım.” Dedi Cengiz. Bir eliyle sırtını sıvazlarken: “Ben de nerde kaldın diye bakmaya gelecektim.”
Ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki Cengiz’in yanaklarının pespembe olduğunu gördü.
“Soğuktandır mutlaka.” diye düşündü.