Blog

Kerim Dede - Ayça van Ingen

Kategori: Dergiler, sayı 2, Öykü   19:24   268 kez okundu

Kerim Dede

Yıldız hanım yatak odasının tavanına bakarak yatağında uzanırken kaderin kendisine oynadığı oyunlardan başka bir şeyi düşünemiyordu. Bir kadın daha ne kadar talihsiz olabilirdi ki? Hoş bir kadındı, hatta bir zamanlar çok güzel sayılırdı. Gençlik hayallerini düşünerek alaylıca gülümsedi, bu derin yüz çizgilerini daha da belirginleştirdi.

‘Ne kadar da hazırlıksızmışım hayata…’ diyordu bir ses, ‘Hadi canım, insan ne kadar hazırlanabilirki… Gençken bir ömrü çile çekerek geçirmeye kim hazırlar kendini? Sen tımarhanelere düşmediğine şükret.’ Diyordu bir başkası.

Sonra, gelip geçen yılların kendisine bıraktıklarının hesabını yapmaya başladı ince ince: Vazgeçmenin ve veda etmenin her aşamasından geçmişti. Altı doğum sonucu pörsümüş bir vücut, ardından gelen sonsuz hayal kırıklıkları, ve altı minik mezardan başka birşey değildi yavaş yavaş geçmiş olmaya başlamış gençliğinin mirası.

‘Hayat bu muydu yani? Ben almasaydım mersi.’

Yıldız hanımlarının sağlıklı doğan çocuklarının tümü kırkını çıkarmadan ölmüştü. Belli bir hastalık belirtisi göstermeyen bebekler, bir kaza da olmaksızın, aniden, göçüp gidiyorlardı dünyadan.

Başta bebeklere gerektiği gibi bakamadığı konusunda kendisini suçlayan kayınvalidesi Melahat Hanım ve görümceleri, son üç doğumda cümbür cemaat el birliğiyle bebekleri yaşatmak için konakta birlikte kaldılarsa da bu bir işe yaramamış, bebeklerin kırkı çıkmadan eceli gelmişti. Hekimler çaresiz kalmış, eczacı kocası da olup akıl erdirememişti. Gençliği elinden akıp gitmiş, neredeyse her bebeği toprağa vermişlerdi. Kabusun sonu gelmeyecek gibiydi.

Şimdi ise yatağının yanındaki beşikte kendi kanından bir çocuk değil, anası doğumda ölmüş, uzak bir akrabanın bebeği yatmaktaydı. Belki buydu yazgıları, kısmetleri bu kadardı. Bu anasız bebeğe analık edip avunmalıydı. Babası utanç içine bebeği onlara bırakırken anasının yedisi çıkmıştı ve adamcağız sürekli ağlayan bu yavruya bakamayacağını kesinlikle anlamıştı. Bebek Yıldız Hanım’ın kollarına geçer geçmez ağlamayı kesmiş, sanki kurtulduğunu anlamış gibi bakmıştı. Yıldız Hanım’ın kayınvalidesi de bunu iyiye yormuş, bebeği almalarını onaylamıştı. Bu çocuk Yıldız Hanım ve Hikmet Bey’e uğur getirecekti, kesinlikle emindi.

Çocuğu olmamasından çok karısının gün geçtikçe solmasına üzülen Hikmet Bey ise buna dünden razıydı zaten. Karısını deli bir aşkla seviyordu ve onsuz kesinlikle yaşayamazdı. Varsın çocukları olmasındı ama Yıldız hep yanında olsundu. Evlendikleri ilk yıl gibi akşamları bir kadeh rakısının yanında ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir’i söylerken ona gülümsesini, oturma odasında yemek masasını çektikten sonra birlikte dans etmeği nasıl da isterdi. O günleri geri getirmek, karısının mutlu olduğunu görmek için herşeye, ama herşeye razıydı Hikmet Bey.

Kapı ziliyle düşüncelerden sıyrılan Yıldız Hanım beşikteki bebeği tekrar kontrol etti, battaniyesini dikkatle düzeltti ve aşağı indi. Çarşıdan gelen Melahat Hanımı içeri aldı. Konuşarak akşam yemeğini hazırlamaya başlamışlardı ki Yıldız Hanım nedense bebeğe tekrar bakmak istedi, ya acıktıysa, ya ağlıyorsa? Yukarı çıkarken kayınvalidesinin acıyarak bakan gözlerini üzerinde hissetti ve ürperdi.

Yukarıdan gelen çığlıkla irkilen Melahat Hanımın gözleri yaşlarla doldu, elindeki su dolu kristal bardağı yere düşürdü. Bardak yerde bir anda tuzla buz oldu, kırık bardağın sesi Yıldız Hanım’ın çığlıklarına karışarak evde yankılandı. Gözlerinden akan yaşlarla tahta merdivenleri ıslatarak yukarı çıktı Melahat Hanım. Gelini ölü bebeği bağrına basmış deliler gibi ağlıyordu. Melahat Hanım onun bir an gerçekten aklını yitirdiğini zannetti. Gelininin yanına otudu ve ağlamaya devam etti. Gelin kaynana Hikmet Bey gelene kadar ağladılar.

Şimdiye kadar teşhisi konmamış ırsi bir hastalıktan şüphelenen Hikmet Bey evlatlık alınan bebeğin de ölümüyle bu işin içinde aklının almayacağı şeylerin olduğunu düşüneye başlamıştı. Sabrının sınırına ulaşmıştı.

Bebek diğer bebeklerin yanına gömüldü. Karı koca onun için de en az kendi çocuklarına ağladıkları kadar ağladılar, bir defa daha yıkıldılar.

Komşularından Lalenaz Hanım’ın cenazeden hemen sonra ‘Lanetlisin sen, doğurduğun değil eline aldığın bile yaşamıyor’ sözü Yıldız Hanımı yaralamış, kayınvalidesinin olaya ‘Hanım hanım, haddini bil. Allah verir Allah alır, sana mı kaldı tasası. Sen kendi işine bak.’ diyerek müdahalesi de ızdırabını azaltamamıştı.

Gerçekten lanetli miydi acaba? O zaman bu laneti çözmenin bir yolu yok muydu? Acaba büyü ya da nazar olmasındı? Gençliğinde çok isteyen olmuştu kendisini, acaba kızgın bir damat adayı? Kıskanç bir komşu ya da arkadaş? Hiç aklı ermezdi ki bu işlere. Kim bilirdi ki bunu? Hikmet bey ve Yıldız Hanım samimi müslümanlardı. Hayatında hacıya hocaya türbeye yolları düşmemişti. Gidemezdi de, giderse Hikmet Bey bundan rahatsız olur, karısının buralardan medet ummasını asla istemezdi.

Yoksa bir şekilde deneniyor muydu? Yüce Rabbim peygamberlerini bile denemiyor muydu? Bilmediği tek şey ne kadar sabretmesi gerektiğiydi. Bundan sonra çocuk yapmalı mıydı yoksa kaderini kabul edip ömrünün geri kalan kısmında bebeklere el sürmemeli miydi? Bebeğin ölümünün sekizinci gününde bunları düşünerek ‘Rabbimin işaretleri keşke daha bariz olsa…’ diye aklından geçirirken köşkün kapısı çalındı.

Kapıyı açan Yıldız Hanım karşısında ihtiyar bir kadın duruyordu. Sıcak yaz gününe göre çok kalın, eski bir hırka ve bir şalvar giymişti. Bastonuna dayanmıştı. Giysilerinin ve baş örtüsünün eskiliğinden dilenci olduğunu çıkardı Yıldız Hanım ama kovmayı aklından geçirmedi. Yaşlı bir kadını kapıdan kovmak insanlığa sığmazdı.

‘Evladım yeğenimin evine gidiyordum, sokakları karıştırdım. Allah rızası için şu adrese bakıver nasıl giderim, nasıl bulurum bir yol gösteriver.’

Uzatılan kağıdı alan Yıldız hanım eciş bücüş harflerle yazılı adresi çıkaramadı, yakınlarda bir yer olamazdı.Tam bunu ihtiyara nasıl söyleyeceğini düşünürken ihtiyar:

‘Uzaktan geldim, susadım, bir bardak suyun var mı?’ diyerek düşüncelerini böldü.

‘Gel teyze içeri gir bir soluklan, nasılsa buluruz senin adresi.’ diyerek içeri aldı ihtiyarı. Evde kimse yoktu, ama çekinmedi Yıldız Hanım, yaşlı bir kadından ne zarar gelebilirdi ki? Kafa dinlemek için tüm akrabaları yollamıştı ama yaşadıklarından hiçbir fikri olmayan şu ihtiyarın varlığı onu mutlu etmişti. Bu kadın ona acımıyor, tüm bebekleri elinde öldüğü için onu gizliden suçlamıyordu. Bu ihtiyarın karşısında başı dik durabiliyor sanki bütün üzüntüleri o yaşamamış gibi davranabiliyordu.

‘Teyze, taze böreğim var, yer misin?’ deyince ihtiyar itiraz etmedi. Yıldız Hanım hıncını mutfaktan çıkaranlardı. Mutfak onun tapınağı, yemek yapmak bir ibadetti sanki. Yemek yaparak rahatlar, kendini bulurdu. Kısmetine düşen ıspanaklı, peynirli börekleri, yanında gelen ayranı büyük bir iştahla mideye indiren ihtiyar ardından gelen çay ve kadayıfa da hayır demedi. Kalın beyaz kaşlarını kaldırarak sordu,

‘Çocuğun var mı evladım?’

Lafın gelişi sorulmuş bir soruydu elbette. Sanki bir anda gökten düşen dev dolu taneleri gibi inmişti soru Yıldız Hanımın üzerine. Ne diyebilirdi ki? Durdu, durdu. Sohbetlerinin üzerindeki perde bir soruyla kalkmış, takke düşmüş kel görünmüştü. Bir anda hıçkırıklara boğuldu Yıldız Hanım.

Kendini toparlayınca geçmişini bir bir anlattı, anlattıkça zehrini akıtır gibi rahatladı. Yedinci bebeği anlattıktan sonra kendini çok daha iyi hissetti, kırmızı gözlerindeki yaşları sildi.

Sonra da sustu.

Tek kelime etmeden onu dinleyen ihtiyar boğazını temizledi, elindeki çaydan bir yudum daha aldı, sakindi. Konuşurken kırışıklıkları daha bir belirginleşiyor fakat bu ihtiyarı çirkinleştirmiyordu, yüzünde birbirinin üzerine binmiş sayısız çizgi onu gerçekten güvenilir kılıyordu.

‘Güzel kızım, beni dinle şimdi iyice. Allah’tan umut kesilmez. Bundan sonra hamile kalırsan, kalırsın da, yaşın daha genç. Bebeni doğar doğmaz kapıya koy. Gelip geçenlerden hayırlı bir kul onu bulacaktır. Sonra bu bebeği bulan kuldan satın al. İstediği parayı ver ve al bebeni. Sonra da bebeye satın aldığın adamın ya da kadının adını koy. Allah ömür verirse beben yaşar. Unutma Allah’ın dediği olur.’

Yıldız Hanım şaşkınlık içinde kadını dinledi. Ömründe böyle saçmalık duymamıştı. Bu nasıl bir hurafeydi acaba, acaba bu ihtiyar onunla ve onun çaresizliğiyle mi dalga geçiyordu? Kadının yüzünde alay etmenin yaramaz gölgesi yoktu, aksine çok ciddi ve aydınlık bakıyordu. Nur yüzlü bir teyzeydi işte. Yoksa acaba rüyada mıydı? Kendisine bu acaip öğütü veren, nereden geldiği belli olmayan bu ihtiyarı kovsun mu, ona teşekkür mü etsin bilemedi. Tekrar bir çocuğu olsa herhalde doğar doğmaz kapıya koymayı aklından geçiremezdi, Hikmet Bey de kesinlikle karşı çıkardı bu fikre. Herkes artık kesinlikle aklını yitirdiğini düşünürdü. Aklının sağlam bir tarafı kalmamıştı ya, tam isabet olurdu. Milletin ağzına iyice düşerdi. Derin bir nefes aldı ve onu yavaş yavaş verdi.

Teyzeyi geldiği yere yollama vaktinin geldiğini düşündü. Bir araba çağırttı.

Arabacıya üzerinde adres yazılı kağıdı verdi, bu adrese ne kadar tutacağını sordu.

Sonra teyzenin avucunun içine para sıkıştırdı.

‘Bizde adettir, ziyaretçilerin yol parası verilir, buradan arabacının parasını verirsin’ dedi. Teyzeye verdiği para arabacının söylediğinin üç katıydı.

Sonra eve dönüp akşam yemeği için hazırlık yaptı.

Bu günden tam bir buçuk yıl sonra karnı burnunda Yıldız Hanım ve doğum için gelen kayınvalidesiyle iki görümcesi, oturma odasında sohbet ediyorlardı. Diğer kadınlar dilencilerden bahsederken neden sonra Yıldız Hanım’ın aklına kapısına gelmiş o ihtiyar geldi. Halbuki dilenci değildi ki o, yeğenine giderken yolunu kaybetmişti. Akça pakça bir kadındı. Yok canım, dilenci öyle mi olurdu. Birden Yıldız Hanım ihtiyarın öğüdünü hatırladı.

‘Ne düşünüyorsun, yine mahsunlaştın’ diye sordu küçük görümcesi Nejla.

‘Size birşey anlatacağım ama aramızda kalacak’ dedi Yıldız Hanım. Ateş gibi parlayan gözlerinde hırs ve umut vardı.

İhtiyarın söylediklerini bir solukta anlattı. Ama anlattıktan sonra pişman oldu. Odadakilerin yüzüne her türlü alaya hazırcasına fakat sabırsızca baktı.

‘E madem öyle bir deneyelim bakalım, ne kaybederiz ki?’ Dedi Melahat Hanım. Allah biliyor ya ilahi bir müdahale olmadan bu bebeğin yaşama şansı olduğuna pek de inanmıyordu. Gelinin başına gelenin akla yatar açıklaması yoktu zaten, belki bu hurafe manevi güç sağlardı da… En sonunda bir erkek torunu yaşardı. Bir erkek torun… Hadi inşallah.

Birkaç gün sonra sancılanan Yıldız Hanım gerçekten de toplu, al yanaklı, güzel mi güzel bir erkek çocuk doğurdu. Dışarıda o güne kadar hiç yağmamışcasına kar yağıyordu.

Önceden konuşulduğu gibi Hikmet Bey sudan bir bahaneyle güç bela ev dışına yollandı, uzun bir müddet gelemesin diye iki kızkardeşi de yanında gitti.

Melahat Hanım bebeği kat kat kundaklara, battaniyeye ve yünlü giysilere sardı. Bismillahlarla evin önündeki kaldırıma bırakıp gözleme deliğinden torununun isim babasını beklemeye başladı. Soğuk yüzünü birkaç saniyede içinde bıçak gibi kesmişti. Zavallı bebeği bu soğukta resmen sokağın ortasına bırakmıştı. Ancak o zaman ne yaptığını farketti, inşallah zatürre olmazdı bebecik. İçinden bebeği bir kadının bulmaması için dua ediyordu. Yoksa torunu bir ömür boyu kız ismi taşıyabilirdi, zaten Hikmet Beye ne anlatır nasıl açıklarlardı çocuğa kız ismi koymak istediğini. Bu planın başarısı bebeği bir erkeğin bulmasına bağlıydı.

Bebek, çok geçmeden, yoldan tesadüfen geçmekte olan bahçeci Kerim Dede tarafından bulundu. Bu yaşlıca adam çevredeki evlere bahçıvanlık yapar, kendi başına geçinir giderdi. Evlenmemişti, herkesce iyi tanınır, çevrede sevilir ve sayılırdı. Toprak işinde uğraştığı için dinç kalmış bir ihtiyardı.

Etrafı kolaçan eden Kerim Dede kaldırımda kat kat kundaklar içindeki bebeğe bir anlam veremedi. Aklına Yıldız Hanım’ın yine şişmiş karnı geldi, acaba doğum yapmış mıydı? Yaptıysa niye sokağa koymuştu ki bebeği, acaba hepten delirmiş miydi kadıncağız? Bebeği yerden aldı, Hikmet Beylerin kapısını çalar çalmaz, Melahat Hanım kapıyı açtı.

‘Hayırdır inşallah bebeği sen buldun ha Kerim Efendi?’

‘Yıldız kızımızın mı acaba?’

‘Orasını sorma da, sen söyle bebeğe kaç para istersin?’

‘Ne diyorsun hanım?’

‘Kaç para istersin bebeğe?’

‘Bu bebeğe mi?’

‘E tabi kaç tane bebek var. Sen olurunu söyle hemen alayım.’

‘Olur mu öyle şey, hiç bebek alınıp satılır mı?.’

‘Satılır, satılır, sen hakkını söyle.’

Kerim efendinin aklı karışmışsa da, şu ihtiyar yaşında köşede iki kuruş parası yoktu ve açıkcası gelecek yıllarda gençleşmeyeceğini çok iyi biliyordu. Köşede ufak bir birikim, kara günde ilaç gibi gelebilirdi. Belki adam gibi yakacak alır, karlı kışı rahat geçirirdi. Belki bir palto bile…

Düşüncelerden çabuk sıyrılıp aklına gelen ilk parayı söyleyiverdi. Nereden çıkmıştı ki bu kelimeler? Onun ağzından mı? Arsızlığına kendi de şaşırdı.

Melahat Hanım pazarlıksızca elindeki çantadan ihtiyarın istediği parayı çıkartıp, avucuna saydı. Bebeği aldı, hayırlı günler dileyip içeri girdi.

Kerim Dede kapanmış kapıya baka kaldı. Bir şey anladıysa arap olsundu. İşin garip tarafı kadın paraları avucuna sayarken sanki içi rahatlamış, haram para alıyor hissi duymamıştı. Banknotlar avucunu ısıtmış, düşünmeden parayı yamalı ceplerine tıkmıştı. Herşey bir anda olup bitmiş, sanki önceden hazırlanmış bir senaryodaki rolünü oynamıştı.Gerçek hayatta tokgözlü olan bir aktörün sahnede arsız bir adamı oynaması gibi. Sanki kendisi değil, bir başkası kabul etmişti parayı. Bir yanlışlık yoktu bu işte. Ayrıca aldığı onca paraya rağmen birilerine yardım ettiğini hissediyordu sanki birileri ona minnet duyuyordu.

‘Hayırdır inşallah’.

Kömürcü Hıdır dükkanı kapatmadan yetişmek için hızlı adımlarla oradan uzaklaştı, ağzı bir ıslık tutturmuştu.

Yıldız Hanım bebeğine kavuşur kavuşmaz bağrına bastı, hemen emzirmeye başladı. Zavallı bebek gerçekten çok üşümüştü.

Çarşıdan gelen Hikmet Bey bebeğe Kerim isminin konmasında hemfikir olan karısı ve annesinin ısrarlarına bir anlam veremese de, bu fikri kabul etti. Oğlunu kucağına aldı. İçi titredi. Keşke bu bebeğe kendi ömründen zaman verebilseydi.

Gözlerinden akan iki damla yaşı göstermemek adına bebeği alelacele bırakıp odadan kaçtı.

Kerim de daha önce gelip geçmiş kardeşleri gibi neşeli, gül yanaklı, eklem yerleri tombul tombul, süt kokan bir bebekti. Anlına yazılmış kara yazgının değişmesi için devamlı dua eden annesi onu sürekli izliyor, gece uykularından sıçrayıp onu kontrol ediyordu.

İçinden bir ses bebeğin kırkını çıkartırsa yaşayacağını söylüyordu. O güne kadar mümkün olduğunca az uyumaya ve bebeğin başını beklemeye karar verdi.

Kırkıncı gece Yıldız Hanım uykusuzluktan şişmiş fakat umutlu gözlerini bebeğin üzerinden ayırmadan nöbet tutuyordu. Yavaş yavaş sıcacık uykunun benliğini sardığını hissetti, karşı koyamadı. Emzirmekten, nöbet tutmaktan yorulmuştu. Beyni karıncalanmaya başladı, solukları yavaşladı ve kendini uykuya teslim etti.

Uykusundan ‘Kerim öldü’ sesleriyle sıçradı. Telaşla bebeğe baktı. Kerim mışıl mışıl uyuyordu. Fal taşı gibi açık gözlerle sabaha kadar bebeğine baktı, dua etti. Gerçek anlamda, gözünü bile kırpmadı.

Sabah ezanından sonra kendine uyku için izin verdi ve öğleye doğru selayla kalktı. Yavaş hareketlerle sabahlığını giydi, bebeği emzirdi. Bebek için telaş etmiyordu, sakindi. İçinde tehlikenin geçtiğine dair kaynağı belli olmayan bir güven hissi vardı. Aşağı indi. Kayınvalidesi kahvaltı sofrasında onu bekliyordu.

‘Anne, kimin selası okundu?’

Aynı anda kayınvalidesinin kireç gibi yüzüne dikkat etti. Melahat kıpkırmızı, fakat buz gibi bakan gözlerini gelinine çevirdi: ‘Kerim Dede ölmüş’.

İki kadın birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Birlikte yaşadıkları bir günah mı yoksa bir lutuf muydu? Hiç anlam veremediler.

Kerim sağlıklı büyüdü, ömrü uzun oldu.

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

1 Yorum »

  1. Osman Özbaş

    Elinize sağlık; ne güzel bir üslup!.. Zevkle okudum. Sağolun.

    Yorum — 04 Nisan 2008 @ 16:37

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri.

Yorum yapın