Deneme
1 Haz 2007 | yazar: Gülay Kaya | Kategori: Dergiler, sayı 2, ÖyküDeneme
Gidersin…
Herhangi bir noktadan kaçıp kurtulmak, herhangi bir noktaya varmak, çoğun gidişi kamçılayan bir neden, hazırlayıcı süreç ya da gidilen yerde bir bekleyen olmasa da salt gitmek için gidersin.
Kendini bulmanın tek yolu üzerine giydirilen, giydirilmek istenilen gömleklere boş verip, yalnız-lığın sunağında bir kez daha ruhunu, ruhunla birlikte geçmişini kurban etmek ve gitmektir.
İsminden, ailenden, sorumluluklarından, önyargı ağlarının çepeçevre sardığı kör düşünceli in-sanlardan, dost zannettiklerinle düşman bildiklerinden, dahası aşktan, sevgine karşılık görmediğin ve sevildiğini hissettiğin anda ise, sana en doğru gelen ilk tepki kaçmak olduğundan gidersin.
Bir yerden başka bir yere, bir duygudan ötekine taşınmaktasındır şimdi. Ucu bucağı sisli bu taşınma edimlerinin kendi iradenle değil de başkasının isteğiyle gerçekleşmesi sindirilmesi en zor ol-andır belki. Bilinmezliğe sürüklenmenin bıçak sırtı denli kesici gerçekliğine bulandığında duyduğun derin irkilti ve dehşetle verdiğin ilk tepkidir kaçmak.
Karmaşa heyula gibi yükselen devasa boyutlu yabansıl ağaçlar pangeasıdır. Türevlerine eklem-lendiğinde son derece boğucu, yıldırıcı ve yıkıcıdır. Epritir ruhunu. Kaçınılmaz bir yorgunluğun sivri tır-naklı pençelerine atıverir seni.
Gidersin…
Dönüşsüzlüğün tatminkâr hazzına çoktan uymuşsundur. Ruhunu kanırtan sıkıntı kancalarını söküp atmış, bir domuz böğürtüsü gibi ipince ve bir toplu iğne ucu kadar sipsivri çığlıkları duymaz ol-muşsundur artık.
Bir ülkeden bir başka ülkeye göçtesindir. Ağaçlara ilkbahar yürür, yaz devrimi kışa el verip sonbahar transit bir tren gibi dökülürken toprağa bir şehirden ötekine göçmekte, zamanın sabah, öğle, akşam ve gece vagonlarında dönenmektesindir gene.
Kekre bir gülüşle fark edersin ki gitmenin doyurucu bir sonu yok.
Sisyphos’ dan farkın olmadığını anlamışsındır çoktan. Senin kayan yola çıkmadan evvel zama-nın sunağına kurban verdiğin ruhun ve her çıktığın yolculukta yonttuğun yalnızlığındır.
Onlarca kaçışın seni kurtuluşa taşımadığını, geçmişinin silik gölgene bağlı zilli çıngıraklı teneke-lerden ibaret olduğunu, gölgeni asla bırakmayacağını sen onlarca şehir dolaşıp onlarca karaktere bü-ründükten ve bir sonraki için yola düştüğünde anlarsın.
Bir kalebentsindir. Ruhunun duvarları arasına sıkışıp kalmış bir mahpus…
Dirimselliğini taşıdığın şehirlerde türlü hikayeler kurgularsın. Bohem, sefil bir hayat tarzıdır bu bazen. Senden öncekilerin ayak izlerini ve kokularını takip edersin. Loş kahveler…kaknem meyhaneler, kusmuk, sidik, alkol ve meni kokulu yerler…Esrar, afyon, apsent yoldaşlık eder varlığına. Bir kadının ter, parfüm ve yoğun meni karışımlı defalarca sondajlanmış apış arasında kanatlanıp uçmaktasındır şimdi. Bulanık zihnin şafakla aralandığında yola çıkmadan evvel kurguladığın hikayenin aslında bu ol-madığını acıyla, içe dönük yoğun bir düşünceyle kavrar, bir süreliğine daha zamanın senin için kur-guladığı o hikayede rol almayı sürdürürsün. Karanlık bir mecraya akmaktadır yaşamın.
İmge keseciklerin kilometrelerce yükseklikten yere çakılıp patlamıştır zaten.
O kesecikleri patlatan gerçeklik seni kusmuştur.
Dönüşsüzlüğün gerilimindesindir.
Aslında kaçmanın kurtuluş olmadığını, her şeyin daha beteri olduğunu ve o beter hikayeye çoktan yapıştığını geç de olsa anlamışsındır.
Ruhunu kanırtan sıkıntı kancaları oradadır. Ve çığlıklar…
Devasa dalgaların uzun gıcırtısı…
Hiçliğin buğu perdesi…
Gidersin…tutunamadığın bir yerden karanlık, sonsuz bir zaman dilimi kadar uzak başka bir yere.