Birinci Kuşağın Böreği
1 Haz 2007 | yazar: Hürrem Efe | Kategori: Dergiler, sayı 2, ÖyküBirinci Kuşağın Böreği
Sizin hiç alışageldiğiniz bir yiyeceğe, içeceğe uzun süre özlem duyduğunuz oldu mu? İkinci kuşak bilmez. Belki inanmayanlar olacaktır ama, biz zeytine, bildiğimiz şu kara zeytine bile haster kaldık. Salt zeytin değildi hasterlik duyudğumuz. Sucuk, pastırma, leblebi, hatta kabak çekirdeği, çoluk çocuk özlemi kadar olmasa bile midemizin özlermleri arasındaydı.
60’lı yıllarda Hollanda’da değil kâvun, karpuz,, patlıcan, biber; yeşil soğan bile bulmak imkansızdı.
Hiç unutmam, kaldığımız 25 odalı bekar pansiyonunda tümümüz saksı içerisinde kocabaş soğanlarından taze soğan elde edebilmek için yarışıyorduk. Ben 3 saksı ile işe koyulmuştum ama, 10 saksıyla işi yürütenler vardı aramızda. Ara sıra gelen Hollandalı personel şefi:
-“Çok sevdiğiniz bir çiçek olmalı bu diltiğiniz. Pansiyonda olmayan oda yok gibi” demişti…
Biber dolması, yaprak dolması, lahana dolması da özlemerimiz arasındaydı ama, bunları saksıya dikemeyeceğimiz için yutkunarak aklımıza getirmek istemiyorduk.
Bir kasabımız, bir manavımız, bir bakkalımız, bir fırınımız yoktu o zamanlar. Hele hele bir Türk ekmeğine, pidesine olan özlemimizi giderebilmek için çok girişimler çok deneyler yaptık ama başarılı olamadık. Ne var ki bu başarısızlıklar bizi yıldırmadı. Aksine kamçı görevini yaptı. Gurbette de olsak midemizin yıllardır kurduğu düzenini bir çırpıda yıkıp atamazdı. Yiyecekler aklımızdan geçtikçe zavallı midelerimizin, sanki o yiyecekler ağzımızdan ona ulaşacakmış gibi salgıladığı sularla bir göl oldu. Onu daha fazla aldatamazdık. İşte, 5 arkadaş börek yapma deneyimine midelerimizin acılarını bir parça dindirebilmek için böyle başladık…
Günlerden pazardı. Bir hafta önce pide yapma girişimimiz fiyaskoyla sonuçlandığı unutulmuş değildi. Masanın çevresinde isteksizce herkesin bir şeylerle uğraştığı an ortaya atmıştım börek kelimesini. Bu sözcüğü duyan arkadaşlarımda bir canlanam görünüyordu. Her kafadan börekle ilgili anlılar anlatılmaya başlamıştı. Böreğin ne kadar çok çeşidi olduğunu doğrusu bilmezdim. Midelerimiz tekrar göle dönüşünce karar verdik börek yapmaya. Elimizde beyaz peynir yoktu ama Hollandalı kasaptan, domuz etnin de geçtiği makinadan çektirdiğimiz dana kıyması vardı. Önceki haftalardan arta kalan 3 kilo un, saksılarda 5 santim anca uzamış taze soğanları toplayarak işe koyulduk. Hamurda deneyli olduğumuz için bayağı iyi karıyorduk. Az sonra yiyeceğimiz, hayalimizde tadını aynı paralelde tutmaya çalıştığımız lezzetiyle midemizden çok beynimizin açlığını gidererek böreklerin fırından çıkan kokusunu duyar gibiydik. Oysa karma işlemi henüz tamamlanmamıştı…
-“Hamur çok sulu oldu.”
-“Un koyalım.”
-“Çok katı oldu.”
-“Su koyalım.” Derken 3 kilo unu bitirmiştik. Önümüzde küçük bir dağ gibi duran hamura baktık. Hatırladığıma göre annem bu iş için bir kilo un bile harcamıyordu…
-“Yoruldum. Biraz da siz karın” diye arkadışımı değiştirdim. Ellerimi yumruk yapıp hamura bir girişim vardı sanırsınız 40 yıllık fırıncı. 5 dakika zor dayanabildim. Sakız gibi yapışmasını bir yana bıraksak bile yoğurdukça sertleşiyordu. Un kalmadığı için su koymayada korkuyorduk. Sanki kaşınacak başka zaman bulamamışlar gibi burnum, gözüm, kulağım da hamurdan nasibini almışlardı.
Benden önce hamuru karan arkadaşım burnunu bana kaşıtmıştı ama yapamadım.
-“Benden bu kadar” dedim hamurun içinden çıkarken.
Üçüncü arkadaşım hemen boşalan yeri doldurdu. Çünkü hepimiz gerçekten çok acıkmıştık. –“Biraz yağ koyalım” önerisi yeni karmaya başlayan arkadaştan gelmişti. Nazlanmadan bir paket margarin koymaları işin uzamaması içindi. Ellerime yapışan hamurları yıkayıp çıkarmak için bir hayli uğraş verdim. Hele tırnağımın üzerine asfalt gibi yapışan hamuru çıkarmam gerçekten zor oldu. Hamur karan arkadaşımızın etrafına üşüştük. Kimyasal bir deney yapıyorduk sanki.
-“Kulağım kaşınıyor” dediğinde beşimiz birden kulağına uzandık.
-“Sağ değil sol kulağım. Biraz aşağısı. Sol yap, şimdi yukarı. Hop tamam orası.” Sanki kamyonu yanaştırmaya çalışan bir muavindi.
-“Şimdide kulağımın içi kaşınıyor” Kafam atmıştı.
-“Tamam” dedim “Hamur olmuştur. Git ellerini yıkada kulağını kendin kaşı.” Başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya bu içtenlikle baktı hamura. Hepimizin ortak görüşü işi yarıladığımzda birleşiyordu.
-“Peki şimdi ne yapacağız?” dedi bir arkadaşım. Hepsi de bana baktı. Börek yapma önerisi ilk benden çıktığı içindi bu bakışlar. Oklava ilk o zaman aklımıza geldi. Çevremizde oklavaya benzer bir şeyler aradık ama yoktu. O sıra ilişti gözüme sandalyenin bacağı.
-“ Bunu çıkaralım” dedim ama, önerimin tutarsız olduğunu hemen anladım. Çünkü bacak yukarıya doğru kıvrıldığı için oklava gibi yuvarlanamazdı.
-“Karşı evde oturan Hollandalı kadından istesek”
-“İstemesine isteyelim ya” dedim “ oklavanın Hollandaca ismini bilen var mı içimizde?” Yoktu.50 kelimeyi geçmeyen kelime hazinemizde oklavanın olmaması bazı girişimlere doğru yola çıkardı bizi. Arkadaşımın biri:
-“Ben” dedi “ parktaki bir ağaçtan oklava gibi bir dal kesiğ geleyim.” Ve gitti. Bir diğeri tercümana telefonla oklavanın adını sormak için çıktı. Üçüncü arkadaşım,
-“İşaretle, tarzanca belki anlatırım” diyerek kadının evine koşunca biz iki kişi kaldık.
-“Yahu” dedi arkadaşım ”biz bu hamura yumurta koymayı unuttuk”.
-“Doğru” dedim kafamı kaşırken. “Annem hep kırardı. Peki ne yapacağız şimdi?” Açıklamamdan kuvvet bularak mutfaktan 6 yumurta alıp geldi. Birazdan açlığın verdiği buruklukla yumurtaları çabuk çabuk kırdı.
-“Hadi kar bakalım”
-“ Yok” dedim. “Ben sıramı savdım. Sen hiç karmadın bugün”
-“Ama geçen ekmek yaparken karmıştım.”
-“O dediğin geçti. Acele et de arkadaşlar gelene dek bitirelim.”
-“Öyle olsun” dedikten sonra kollarını sıvamaya başladı.
-“Hop hop” dedim. “Ellerini yıkamayacak mısın?”
Söylene söylene ellerini yıkadı. Karıla karıla hamur nerede ise çürüyecek bir durumdaydı.
-“Çok tatlı olacak göreceksin” diyen arkadışımın düşüncelerine katılmıyordum. Tatlılığından geçtim ağız tadıyla yiyeceğimizden bile kuşkuluydum.
Parka giden arkadaşımız söğüt dalından kestiği oklava ile geldiğinde biz karma işlemini bitirmiştik. Yaptığı oklavanın her yanı sivilceli bir yüz gibi budakçıklarla doluydu.
-“Bundan fazla olmuyor.” deyip kabuğu sıyrılmış ıslak sopayı uzattı. Gözüne ilişen yumurta kabuklarından bizim bir şeyler yaptığımızı sezdi.
-“Yoksa yumurta mı kırdınız?”
-“Soru sormayı bırak” dedim. “Bu getirdiğin soyuk söğüt adlı oklava mı sence?” Küfür etmişim gibi yüzüme baktı.
-“Daha iyisini biliyorsun da niçin kendin gitmedin?” Arkadaşım araya girmeseydi belki de bir hiç yüzünde atışacaktık. Telefona giden arkadaşımız oflayarak geri geldi.
-“Tercüman evde yok siz ne yaptınız?” Ellerimi dua eder gibi kaldırıp omuzlarımı kısmakla hiçbirşey yapamadığımızı anlatmak istedim. Son umudumuz Hollandalı kadına giden arkadışımızdaydı. Az sonra elinde büyücek bir merdaneyle çıkıp geldi. Karamsarlığımız yok olmuştu ama bizim yörelerde merdane hiç kullanılmadığı için hamuru bununla nasıl açacağımız düşündürmüştü.
“Oğlum” dedim. “Bu oklava değil merdane. Var mı içinizde kullanmasını bilen?”
-“Sanki oklava olsa becereceğiz.” Doğruydu. Oklavayla da açmamız kuşkuluydu. Yinede denemekte fayda var deyip giriştik…Yarım saat boyunca verdiğimiz uğraşla bir adım ileri gidememiştik. Mübarek hamur sanki hamur değil Japon yapıştırıcısıydı. Bir yarışmada “bu nedir?” diye sorulsa, kimse onun merdan olduğunu bilemezdi.
Altına koyduğumuz hamuru üzerine dolamaktan başka bir işe yaramıyordu.
-“Bir de söğüt dalıyla deneyelim” dedim suçumu hafifletmek ve arkadaşlarımın gönlünü almak için. Buyur der gibi geri çekildi arkadaşlarım. Bu sana tanınan son şans dedim içimden. Göster kendini. Elimi altında yanpiri yumpiri yuvarlanmaya çalışan söğüt dalı merdaneden daha beceriksiz çıktı. Yağmur duasına çıkıp eli boş dönen imamın durumuna dönmüştüm. Bana inanıp yola çıkan arkadaşlarıma yalvaran gözlerle baktım.
-“Olmayacak”
-“Görüyoruz”
-“Başka bir önerim var” der demez beni kolumdan tutup kenar çektiler.
-“Sen hele çeneni kapat!” Dördü bir kafa kafaya verip yeni formül aradılar.
-“Hollandalı kadına açtıralım”
-“Bu hamurdan bir şey olmaz çöpe atalım”
-“Ekmek olarak pişirelim.”
-“Pide yapalım” Baktım anlaşamıyorlar:
-“Bir kere de beni dinleyin” dedim.
-“Yok” dedi hepsi birden.
-“Son olarak, beğenmezseniz uygulamazsınız.”
-“Söyle bakalım”
-“Hamurun ortasını açıp, kıymayı içine yerleştirdikten sonra fırına koymak. Nasıl?” Birbirlerinin yüzüne baktılar. Benimseyeceklerdi.
-“Hiç te fena fikir değil.” Tepsiyi fırına yerleştiriken az önceki başarısızlığımı unutmuş gibiydiler. Oysa ekmeğin mayasız olduğunu çıkarınca anladık. Küçük bir eskimo evine benzeyen ekmeğin üstü yandığı halde içi bir türlü hamurluktan kurtulamamıştı. Mutfaktan kaçmasaydım, belki de börek yerine beni yiyeceklerdi…Gerçekten börek yapabilseydik, bir hafta sonra da baklava yapmayı düşünüyorduk…Biz bu böreği yaptığımız zaman doğan çocuklarımız bugün, sanki Türkiye’de gibi yiyecekleri buldukları bir ülkede 20 yaşına bastılar…
Merhaba,
Sayfanızı ve diğer yazar arkadaşları yeni buldum sayılır. Sizin yazınız beni Londra’daki öğrencilik zamanıma götürdü. Sanırım ne demek istediğinizi çok güzel anladım. Tad almak bir duyu olduğuna göre, ihtiyaçlarımız listesinde en ön sıralarda yeri olmalı şüphesiz.Çok beğendim. Sevgiler, selamlar..
Sevgili Hurrem Efe,biliyorsun seninle,”yas’inin yarisindan” fazla bir suredir tanisiyoruz.(Kac yildan beri tanistigimizi yas’ina hurmeten aciklamiyorum )Yazdigin ve bana imzalayip verdigin oykulerin hepsini buyuk bir zevkle okudum ve okuyorum.Bu yaziyi yazmadan once ,”Birinci Kusagin Boregi” ve “Saglikli Yasam Kosusu” oykulerini de( daha once okumama karsin )bir kez daha sindire sindire okudum.
Anlattigin oykulerin kahraman’larindan biri olmasam da,Hollandaya gelen birinci kusagin hikayeleri,bildigin gibi bir birine benzemektedir.Hollanda’nin neresinde yasarsak yasayalim ” Birinci Kusak’li” yillarda,hepimiz dort duvar arasinda ve o yore’nin adeta birer koylu’suyduk.Yani ” mubarek koyun surusu gibi” biz bizeydik diz dizeydik.Bakkal’dan alacagimiz yumurtayi tarif ederken,’Git gidak ‘sesi cikarirdik.Kasptan,dana eti isterken,okuz gibi bogururduk.Tuz’a ihtiyacimiz oldugunda,avuc icine hayali birseyler dokup yalayarak anlatmaya calisirdik.Torunlarimiz belki bu anlatilanlari,saka sanip gulebilirler ama biz iste oyle bir kusak’tik.Yani,kos kocaman Hollanda’yi biz boyle ‘Fetettik’.Kisacasi sevgili Hurrem,okudugum her oykunde kendimi bulurken o yillari bana yeniden yasatiyorsun.Cunku,oykuleri okudukca,su anda bulundugum yasimdan ‘kirk’imi’ cikariyorum.Geri kalan yasimla avunuyorum.Yillari geriye dogru sayarak hizli bir yolculuga cikiyorum ve o an filinta gibi delikanli oldugumun hazzini yasiyorum.” Vay be;bir zamanlar ben neymisim” diyorum.Bak suan bu yaziyi yazarken sevgili Fehmi Ozgok’u animsadim.Sag olsun onun yazdigi oykuler de enfes.50′li 60′li yillari,Istanbul’u anlatiyordu ve okurken beni delikanlilik yillarima goturmustu.
Hurrem’cigim,biliyorum cok uzattim.Oyku yazan sensin,hikayeyi uzatan benim.Daha ne diyeyim:Eline diline saglik.Senden daha bol bol oykuler bekliyoruz.
Selam ve sevgilerle.
Ali Oksak
04.o2.2009
Rotterdam
Sevgili Hürrem EFE’nin bütün kitaplarını okumuş şanslı kişilerden biriyim. Okuduğum her öykü birbirinden güzel. O öyküler sayesinde Hollanda’ya çalışmak ve yaşamak için giden Türklerin yaşadıkları trajikomik olayları gülümseyerek okusakta aslında her birinden çıkaracağımız derslerin sayısı bini geçer herhalde.
Yeni öykülerini bekliyoruz sevgili Hürrem EFE’nin…
Sevgilerimle..
Kaya ÖZÜDOĞRU
23 Temmuz 2009
Ankara/TÜRKİYE