Blog

Yolculuk (1) - İsmail Yiğit

Kategori: Dergiler, sayı 1, Öykü   18:35   126 kez okundu

[Bu güzel hikâyenin son cümlesiyle başlayalım öyleyse: “…”]

Bütün güzel hikâyeler son bir cümle için yazılır. Belki kısa, belki uzun ama bütün hikâye boyunca anlatılan şey ne ise onu bir kez daha anlatan ve hatta hikâyeye noktayı koyan değil, tersine asıl hikâyenin o cümleden sonra başladığını anlatabilen son bir cümle, üç noktalı… Anlatılan hikâyenin ardını okur kendisi getirir ve bir tek hikâyeden pek çok hikâyeler doğar. Asıl hikâye de o sınırlı zaman diliminde okunan tek bir hikâye değil, ona muhatap olan kişi adedince ardı getirilen pek çok birbirinden farklı hikâye olur. Böyle bir durumda ‘en asıl hikâye’ hangisidir sorusunun en makul yanıtı da herhâlde ‘Hepsi’ olmalı.

 

Sonu ‘üç nokta’lı böyle bir son cümlenin öncesinde, o sınırlı zaman diliminde okuduğumuz hikâye de tek bir hikâye değildir. Ama yegânedir. Yegâne olan bir şeyin tek olmaması belki garip ama gerçek bu. Şöyle ki, hiçbir hikâye ona muhatap olandan bağımsız kendi başına bir gerçekliğe sahip değildir ve her hikâye aslında onu okuyan kimsenin okuduğundan anladığı hikâye neyse o hikâyedir. Yegânelik, herkesin anlayacağı şey yüzde yüz aynı olamayacağı gerçeğinden; bu yüzden elimizdeki her hikâyeyi ilk okuyan biziz demek yanlış olmayacaktır. Ve aynı sebepten ötürü de bir tek değil onu okuyan kişi adedince hikâye vardır ortada aslında. Peki, gerçekte hangisi ‘en asıl hikâye’dir? Hepsi.

 

Böyle, ‘son’u üç noktalı hikâyeler gerçekte son-suzdur da. Okur olarak böylesi, üç noktayla biter-miş gibi yapan bir hikâyeye muhatap olduğumuzda, o üç noktanın ardına yerleştirdiğimiz kendi hikâyemizin sonuna bir son nokta da koyamayız çünkü. Sadece bulanık bir şekilde bir şeyler hissederiz, ucu açık. Tıpkı sonundaki bir okla ‘Sonsuz’u işaret eden bir sayı doğrusu ya da -bizim gerçeklik boyutumuzun nesnelerini kullanarak bir örnek verecek olursam- gökyüzüne doğru uzatılmış bir işaret parmağı gibi. Yazarın ürettiği bir tek hikâye böylece, her bir okurun beyninde farklı farklı yansır ve sonu olmayan bir şekilde asılı kalır zihinlerde. (Paralel evrenler de ‘Büyük Yazar’ın yazdığı Tek bir hikâyeyi her an yeniden okuyuşunda zihninde asılı kalan böylesi hikâyelerden ibaret olabilir mi?) Hikâyenin kendisi de içindeki kahramanlarla beraber tekrar tekrar doğar ve hepsi sanal bir ebediyete ıraksamış olur.

 

Güzel hikâyelerin uğruna yazıldığı o son cümle neye dair olmalıdır ki hikâye okunduğu sınırlı zaman diliminin ötesine taşabilsin? ‘Aşk’a? Mümkündür hatta uygundur da. Anlatılır ki, Miraç yolculuğunda Hz. Muhammed’e eşlik eden vahiy meleği Cebrail, Allah’a çok yaklaştıkları bir noktaya geldiklerinde ‘Buradan öteye gidemem, kanatlarım yanar’ dediğinde ‘Peki nasıl gidilir buradan öteye?’ diye soran Peygambere ‘Aşk ile…’ cevabını vermiştir. Dolayısıyla, okurların zihinlerinde ‘Son-suz’a ıraksamanın anahtarı Aşk’a dair bir son cümle, hatta aşkı anlatan güzel bir hikâyenin aşka dair son cümlesi olabilir.

 

Bu güzel hikâyenin son cümlesiyle başlayalım öyleyse: “…”

 

I

 

[O an bütün kâinat onu bulabilmem için sözleşmişti…]

 

Gönlüm ve zihnim yalnızdı. Sadece o an için değil, her zaman. Gönlümün ve zihnimin yalnızlığını giderdiğimi zannettiğim yanılsamalar yaşamışım sadece. Nihai durağa varıncaya dek bir geminin çeşitli limanlara uğraması misali, geçici molalar. Bazı insanların molaları hayatları boyu sürebiliyor ve gönül ve zihinlerinin yalnızlığını giderebilecek ruh eşlerini asla bulamayabiliyorlar. Bazıları ise zaten yolculuğa dahi başlayamıyor, korktuklarından ya da benlikleri gönüllerinin ve zihinlerinin yalnızlığını hissedemeyecek ölçüde her şeyi kapladığından.

 

Her bir mola, son durağa varıp geriye doğru bakıldığında vakit kaybı gibi gözükse de aslında belki de son durağa tam zamanında varmasını sağlıyor insanın. Bir mola eksik verilmiş olsa, son durağa varıldığında, varılanın son durak olduğu dahi anlaşılamayacak belki de. Her mola, kişiyi biraz daha tamamlıyor, son durağın ‘son durak’ olduğunu görebilecek gönül ve zihin donanımını sağlıyor.

 

“Gönlümün ve zihnimin yalnızlığını giderdiğimi zannettiğim yanılsamalar…”, doğrusu ‘zannettiğimi bildiğim’ olacaktı. Zannederken, zannettiğimi bildiğim halde zannetmeye devam etmiştim. Biraz umut, çokça korkudan. Çıplak bir insan gözlerini kapadığında kendisinin çıplak olduğunu bildiği halde değilmiş zannedebilir.

 

Hayatın bazı küçük anlarının ve o küçük anlarda yapılan küçük hamlelerin çok büyük sonuçları olabiliyor. Bunun, o büyük sonuçları yaşadıktan sonra farkında olsak da çoğu zaman, her anın ve yapılan her hamlenin böyle bir potansiyeli içinde barındırdığını bilmek geleceğe dair umut verici, ama aynı zamanda korkutucu da. Dev kocaman bir duvarın dibinde, duvarın milyonlarca taşından her birini her saniye yerinden çıkardığınız jenga oyunu misali. Bir an geliyor ve duvar başınıza çöküyor. Hangi taş, hangi hamle meçhul. Ama o duvar çökmeden de duvarın çökmesinin iyiliğinize mi yoksa kötülüğünüze mi olduğunu bilemiyorsunuz. Duvar çökebilir, ama belki de ancak böylece duvarın ardındaki, duvar çökmemiş olsaydı asla keşfedemeyeceğiniz çok daha güzel bir yere adımınızı atabileceksinizdir. Benim durumumda olduğu gibi, bir ruh eşi bekliyor olabilir sizi orada. O taşı değil de başka bir taşı çekmiş olmak ya da o taşı o zaman değil de başka bir zaman çekmiş olmak, duvarın gene çökmesi-ya da çökmemesi-, ruh eşini orada bulmak ya da bulamamak, hatta orada o ruh eşinin olabileceğini dahi bilememek ve bilemeyeceğini dahi bilememek, hepsi meçhul. Bu yüzden insan hayatın getirdiği güzel şeyleri karşılarken duyduğu çok büyük sevinçlerin yanında, ya o güzel şeylere rast gelemeseydim diye düşünerek üzüntü de duyabiliyor. Belki de duymalı, çünkü o zaman ancak o güzel şeylerin gerçek kıymetini bilebiliriz. Bir şeyin güzelliği sadece kendisinin güzelliğinden değil, yokluğundaki çirkinlikten aynı zamanda.

 

Bunları şimdi düşünebiliyorum. Küçük bir anda küçük bir hamle ile rastlamıştım sevgilime ben de, onun sevgilim olacağını bilmeden. İlk görüşte aşk olamazdı, çünkü rastladığım an onu görmemiştim. Sesini dahi duymamıştım. Sadece tek bir kelime, ki o da onun el yazısıyla yazılmış değildi, o kelimeyi herkes yazmış olabilirdi. Ona dair, onun parçası hiçbir şey yoktu onu bulduğum o küçük anda ama duvar çökmüştü ve o karşımdaydı. Ancak şimdi anlıyorum; o an bütün kâinat onu bulabilmem için sözleşmişti…

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri.

Yorum yapın