Rozen Garderobe
1 Nis 2007 | yazar: İsmail Polat | Kategori: Dergiler, sayı 1, Öykü Yıl 1968. Nisan ayı. Günlerden cumartesi. İlk aylığımızı almıştık. Arkadaşlar birlikte Amsterdam’ı gezmeye çıktık. Şehir merkezindeydik. Dükkânlarda çalışan insanların verdiği hizmete, kibar davranmalarına hayran kalmıştık. Cıvıl cıvıl insanlardı. Kimsenin giyimine, kuşamına,rengine,cinsiyetine, hareketine karışmayan bir ülkedeydik. Kimsenin rahatsız olmaması için toplu halde yürümedikleri izleniyordu. Biraz sonra Dam meydanındaki abidenin yanına vardık. Uzun saçlı, yarı çıplak uzanan insanlar arasındaydık. Kimi kafasını avucuna koymuş yatıyor, kimi kitap okuyor, kimi fotoğraf çekiyor, kimi öpüşüyor, kimi kaval, kimi başka bir alet çalıyordu. Gelip geçen insanlarsa onları hiç rahatsız etmeden normal günlük yaşantısına devam ediyorlardı.
Girmiş olduğumuz bir mağazadan epeyce kalem ve defter aldım. Keşke benim memleketimdeki çocukların hepsinin de bu kadar kalem defter alma imkânı olsaydı diye hayal ediyordum. Memlekette ilk okul birinci sınıfta kuru fasulye ile yazı öğrendiğim geldi aklıma. Yokluk içindeydik ama paylaşımı ne güzel biliyorduk. Biraz çamaşır, çorap, kalem, defter ve bir takım elbise almıştım. Arkadaşlarım da benim kadar olmasa da epey alış veriş yapmışlardı. Dükkânlar kapanmıştı. Atatürk kampına gitsek te yemekler çoktan dağılmıştı. Yine aç kalacaktık. Almış olduğumuz öteberi olmasaydı, bu gece sabaha kadar gezecektik. Bunu konuşa, konuşa Amsterdam merkez istasyonuna geldik. Oradan gelip bota binip Atatürk kampına gidecektik. Tam istasyonun önündeki meydandaydık. Gelin gezelim diye bir öneride bulundum arkadaşlarıma. Biri nasıl gezelim bu paketlerle birlikte. Keşke bu kadar malzemeyi almasaydık dedi. Öteki arkadaşım götürüp Atatürk kampına bırakıp gelip gezelim dedi. Bir başka biri, Atatürk kampına gittikten sonra bir daha gelemeyiz dedi.
Bunları konuşurken istasyonun önündeki meydanda 9 numaralı tramvayın durağına gelmiştik. Durağın yanındaki boşluktaki toprak alana çok güzel güller ekmişlerdi. Onlara baktım da baktım. Memleketteki bahçemizin gülleri aklıma geldi. Ne kadar güzel kokuyordu o güllerimiz. Yaklaştım onlara aynı kokuyu almak için. Hayır bu güllerde o bizim güllerdeki güzel koku yoktu. Neden bu diyardaki güllerin kokusu yoktu sorusu ve şu şiir belirdi kafamda.
Bizdeki güllerin bakardın kokusuna/kordun onu kitabının,defterinin arasına /gitmezdi onun kokusu yıllarcasına/Ceketini,gömleğini,çantanı atardın gölgesine/ Saatler sonra geldiğinde saklamıştır onları serin, serin yaşarcasına/ Burada ki bu güllerde saklasın bu eşyalarımı.
Getirelim o gülleri/götürelim bu gülleri/karışsın güller güllere/konuşalım tüm dilleri/serpişsin diller dillere/rahatlık versin gönüllere/ulaşalım zengin kültürlere/sevgi ile barış tüm dinlere,tüm dillere/böyle bir dünya bırakalım nesillere.
Arkadaşları ikna edip eşyaları o güllerin arasına koyup gezmekti amacım. Biri, bırakılır mı bu eşyalar bu güllerin arasına. Biri alır götürür. Bir başkası bu memlekette kimse tenezzül edip alıp götürmez eşyalarımızı, öteki, bırakmak önemli değil de, biri eşyaları götürür, sonra hırsızlığa bir nevi biz alıştırmış oluruz dedi. Uzun bir tartışmadan sonra bıraktık eşyalarımızı o güllerin arasına. Biz eşyaları güllerin arasına korken insanlar bize bakmaktaydılar. Geri döndük Amsterdam’ı gezmeye. Aldığım bu eşyaların bonosu ile tarihini bir kağıda not ettim. Günün birinde yazacağım kitaba yazarım diye. Fakat onu bir türlü bulamadım. Çünkü aradan geçen zaman az buz değildi. Neredeyse kırk yıllık bir süre içinde bu notlar ve bonolar kimbilir hangi bucağa girmiştir. Kim bilir belki bulurum bir yerde bir gün. Ansızın.
Kahvelerde, barlarda, diskolarda insanlar sanki yıllardır birbirini tanıyorlarmış gibi kimse kimseyi rahatsız etmeden yan yana oturuyorlardı. Biz daha ilk olarak Amsterdam’ı geziyoruz. Biraz da içimizden bir çekingenlik vardı. Ama her girdiğimiz yerde insanlar bizim çekingenliğimizi anlamış, bize çok hoş davranmışlardı. Böyle kalırsa bu ülkeye gelen bir daha, bir daha gelir ve gezer. Hele bizim gibi çalışmak için gelen her gün gezmez ama, turist olarak gelen her sene gelir gezmeye. Eğlence yerlerinin kapısında duran taksilerin hizmet verme biçimi çok güzel. Fazla fiyat kesme diye bir şey yoktu. Halktan birisine, cebinde çıkarıp sorduğun adresi usanmadan sen anlayana kadar gideceğin adresi tarif etmeleriyle yediğin, içtiğinin ne kadar olduğunu bilmediğin halde,usanmadan sana defalarca anlattıktan sonra üstünü eksiksiz geri ödemeleri bu çalışma güzelliklerine ekstra bir güzellik katıyordu. Bu toplumla kaynaşabilme imkanları çoktu. Yeter ki bu kaynaşma kapısını açacak devlet, kurumlar, işverenler öncülük etse diye düşünüyordum.
Sabaha karşı istasyona geldiğimizde ilk olarak eşyalarımızı koyduğumuz güllerin yanına gittik. Eşyalarımız aynı koyduğumuz gibi duruyordu. Buna çok sevinmiştik. Eşyalarımız çalınmamıştı. O zaman bu memlekette hırsızlık yoktur diye düşünmüştük.
Hey gidi günler hey!