Blog

KRİNGLOOP: devir, dönme, dönüş - Nazan Bilen

Kategori: Dergiler, sayı 1, Öykü   18:34   218 kez okundu

Aslında özel birşey aramıyordum. Bir eşya almak istediğimde genellikle hislerime kulak veririm. Zaten çoğu zaman ben eşyaları değil de, onlar beni seçerler. Bazan bir lamba, eski bir bisküvit kutusu ya da artık kabukları soyulmuş incilerden oluşan bir kolye onu almam gerektiğini fısıldar kulağıma. Bir gün vazgeçilmiş bir evlilik albümü bile “Ne olur beni kurtar buradan.” diye yalvarmıştı. Hiç tanımadığım gelinle damadın en mutlu günlerini belgeledikleri fotoğraflara çok cüzi bir miktar ödeyip onları da kendi eskilerim arasına katmıştım.

Devir-dönüşüm dükkânı o gün gayet sakindi. Önce kitaplara daldım: “Koma sonrası hayat”. Biraz sayfalarını karıştırdığım kitaptan yatağında çürümekte olan bir hastanın ve hastanenin kokusunu alabiliyordum. Artık evde hevesle anlatmadıkları listesine aldığı hastayı, zamanla bir mobilya gibi görmeye başlayan hemşireyi, akrabaların arası gittikçe açılan ziyaretlerini, azalan ve her seferinde biraz daha ucuzundan seçilen buketleri görebiliyordum.

Giyecekler bölümünde ne ararsan vardı. Ayakkabılar, elbiseler, bale pabuçları, gelinlikler, minicik bebek çorapları. Hiçbirinden bir aynısı daha olmayan, zamanında “özel” diye adlandırılmış, nice terkedilmiş eşya. En çok da ayakkabılara bakarken bir zamanlar kullanıldıkları duygusuna kapıldım.

Sandalyeler, modası geçmiş abajurlar, bazıları bir yerlerinden arızalı, yırtık, bazıları ise daha yepyeni koltuklar. Bütün bu eşyalar alıcısına sıcak bir ev ortamı hissi versin diye elden geldiğince bir oturma odasına benzer şekilde düzenlenmişti. Birbirine en çok uyan mobilyalar evcilik oynamaktan bıkkın, bir an önce gerçek bir evde yer alabilmek için sabırsızlarmış izlenimini vermekteydiler. Hiçbir lamba veya sandalyeyi gözümün bir yerden ısırmadığını düşünürken, kahverengi deri koltuğu gördüm. Bütün düğmeleri hâlâ üzerindeydi. Sol tarafındaki kedi tırnak izleri dışında sapasağlamdı.

***

En lezzetli kahveyi o yapardı. Evi sabah kahvesi ve bir önceki akşam yemeğinden kalma “gehaktballen met jus”[1] karışımı kokardı. İlk defa elimde bir tabak yemekle aşağıya indiğimde oldukça şaşırmıştı. Böyle bir jeste tamamen yabancıydı. Birçok şeye alıştığı gibi buna da alışacak, kabağın, patlıcanın ne olduğunu bilmediği zamanları çabucak unutacaktı. Hiç ummadığı karışımlardan oluşan mantıyı, yoğurtlu makarnayı bile beğenerek yerken, “Evet çok güzel, ama ben kendi bir parça etim ve yanında soslu patatesimi tercih ederim.” demeden de edemeyecekti.

Annem beni onunla ilk tanıştırdığında 74 yaşındaydı. Bir gün tesadüfen merdivenlerde karşılaşmışlardı. Kadın mavi gözlü ve sarışın olan anneme pek yabancılık çekmemiş, hemen ısınmıştı. Annemse onu yıllardır görmediği annesinin yerine koyup dört elle sarılmıştı. Böylelikle birbirlerini tamamlamaktaydılar. Aralarındaki tek sorun dildi.

Başkaları tarafından Riek teyze diye çağrılan bizimse, Buurvrouw[2] dediğimiz kadın yalnız oturduğundan her an sohbete hazır, kapısı her zaman açıktı. Aslında yalnız yaşıyor sayılmazdı. Poekie isimli kınalı bir kedi hayat arkadaşlığı görevini üstlenmişti.

Evi eski fotoğrafların bulunduğu çerçevelerle doluydu. Bu fotoğraftakilerden birisi şimdi tesadüfen içeri girse kesinlikle tanınmazdı. Onun evinde herkes gençti.

İlk Hollandaca derslerimiz anlattığı savaş anılarıyla başladı. Bu hikayeleri savaşı kendisi yaşamış birinin ağzından duymak çok ilgi çekiciydi. Bıkıp usanmadan anlatırdı. Kocası direnişçi olduğundan ve Naziler tarafından arandığından kaçmak, saklanmak zorunda kalmış, Groningen bölgesinde bir çiftçinin yanına sığınmışlardı. Bilardocu babası sırf İngiliz radyosunu dinlediği için tutuklanıp, kampa gönderilmiş ve bir daha da dönmemişti. İki haftada bir birlikte saklandıkları arkadaşlarından biriyle çift pedallı bisiklet üzerinde ta Groningen’den Amsterdam’a nasıl ekmek getirdiğini de anlatırken: “Kendimi Kırmızı Başlıklı Kız” gibi hissediyordum derdi. “Amsterdam’a gelirken yollar Alman askerleriyle dolu olurdu. Hiçbir zaman yüzlerine bakamazdım. Yanlarından geçerken korkudan kafamı tıpkı bir kaplumbağa gibi elimden geldiğince mantoma gömerdim. Bacaklarım öyle titrerlerdi ki bisikletimin de titrediği hissine kapılırdım.”

Başlarda bize bu hikayeleri anlatma nedeninin onları heyecanlı ve bilgilendirici bulduğumuzu düşündüğü için olduğunu sanıyordum. Gitgide kendine bir kimlik arayan, zaman içinde kaybolmuş yaşlı bir kadın gördüm. Anlattıkları ne kadar kötü ve acı verici hatıralar olursalar olsunlar, onun için güzel, genç, aşık ve umutlu olduğu zamanların öyküleriydi. Bir fırsatını bulur bulmaz hiç tereddüt etmeden kendisini bir yaprak gibi atıverirdi sürekli geriye doğru akan anılar nehrine. Onu avuttuğunu bildiğimden aynı hikayeleri kim bilir kaçıncı kez dinlediğim anlarda bile kızamazdım.

Hayatı saati saatine kuruluydu. Günü birlik yaşamaya çalışmaktaydı. Bu yaşta bir şeye bağlanılmıyordu. Salı ve Perşembe günleri dışında hep evdeydi. İki haftada bir yakınındaki yaşlılar evinin kuaförüne gider, ardından içi daralarak bingo veya okey oynar, tadını hiç beğenmediği halde kahve içerdi. Bir keresinde ben de onunla gitmiştim. Sırf meraktan. Gittiğim yer yaşlılar evi değildi de ölümün bekleme odasıydı sanki.

Bildiğim kadarıyla kendisi ölümden korkmuyordu. Karar veremediği vasiyetine yakılmasını mı, gömülmesini mi yazması gerektiğiydi. Kapalı yerlerden korkma fobisi olduğundan gömülmeye pek yanaşmıyor, ölü bir bedenin yakılması fikrine de yeterince sıcak bakamıyordu. Birkaç yıl önce kocası “I did it my way” müziği eşliğinde son yolculuğuna uğurlanırken, kendisi de ölüm korkusunun büyük bir kısmını yendiğinden, yakılmak ya da gömülmek sorunsalı yerine daha çok hangi müziği seçeceğine kafa yormaya başlamıştı.

Zamanla güvenini kazanmış savaş anılarının yanı sıra arkadaş ve akrabaları hakkında da hikayeler dinlemeye başlamıştık. Biz onunla ellili yıllarda yaşıyor gibiydik. Oturduğumuz binada kimse kapısını kilitlemez, herkes bir diğerinin evine randevusuz girip çıkabilirdi. Eve her dönüşümüzde belleğimize yeni bir hikaye eklenmiş olurdu.

Tır şöförü Roelof’un 20 yıllık karısını genç bir Romen kıza değişmesi, Lies teyzeninse buna rağmen kocasını ölene kadar beklemesi. Eşcinsel olduğu daha çok küçükken belli olan Tony’nin cinsiyet değiştirmek için ödemesi gerektiği ameliyat parasını bulmak uğruna yaptıkları. Üç adamdan, üç ayrı çocuk yapıp, çocuklarının nerede olduklarını bilmeyen Corie. Corie’yi biz de tanıyorduk. Zombiye benzeyen Hans isminde bir böbrek hastasıyla yaşıyordu. Durumları son yıllarda her yaz birkaç aylığına Benidorm’a tatile gidebilecek kadar düzeldiği halde Hans’ın soluk teni aynı kalmakta ısrar etmekteydi.

Babam akşamları hep evde olduğundan ve onunla hiç geçinemediğimizden aşağıya yaşlı kadına inerdim. Genellikle aynı saatlerde gittiğimden her seferinde onu koltuğun ucuna ilişmiş, dudakları arasında Mantano sigarası (Ondan başka tanıdığım hiçkimse bu sigarayı kullanmıyordu) Çarkı Felek yarışmasını izlerken bulurdum. O zamanlar harfleri Leontin çeviriyordu. O gittiğinde yerine yeni bir kız bulabilmek için yarışma bile düzenlenmişti. Komşumuz hiçbir filmin izlenmeye değdiğine inanmaz, dizi takip etmezdi. Gösterdiği gerekçe :”Hayatım boyunca yeterince acı çektim. Savaş gördüm. Bir de başkalarının acısını görmek istemiyorum.” olurdu. O yüzden asla film izlemezdik. Ev onundu, televizyon da. İzlenecek programları o seçiyordu. Böylece Ron Brandsteder, Henny Huisman (De playback show), Frans Bauer ve diğerleriyle tanıştım. Sabahlarıysa Alman kanalında aynı yarışmayı izlerdi. Televizyonun açık olmadığı anlarda radyosu hiç susmazdı. Sky radio, arbeids vitaminen. Alman kanalınının spikerini bir fok balığına benzetirdim. Toi toi’un yarışmacılara başarı dilemek olduğunu da yaşlı kadından öğrendim. O benim bu söze her seferinde neden gülümsediğimi hiçbir zaman anlamayacaktı. Alman televizyonundaki geleneksel Bavyera türkülerini, nostaljik şarkıları, aşırı solaryum bronzu, dudakları pembe rujlu kadınların sürekli gülümseyerek katıldıkları dans yarışmalarını da kaçırmamaya özen gösterirdi. Böylece kısa yoldan savaşın iki komşu ülkenin yaşayanları yüzünden değil de başka nedenlerden kaynaklandığını da gördüm. Bir zamanlar babası götürüldüğü yerden bir daha dönmeyip, kocası kahrından ve stresten saçkıran olup, evini barkını hayati tehlike yüzünden terkedip, saklanmak zorunda kaldığı halde oturup Alman televizyonuna bakabiliyordu. Bir hayata ikinci dünya savaşının sıradan hatıralara dönüşmesi de dahil neler sığabilmekteydi.

***

Ev içinde kurumaya bırakılan çamaşırlar gibi anılarının asılı olduğu kocaman, kapalı bir odaydı. Anılar çoktan kurumuştu, ama yaşlı kadın onları bir türlü alıp, katlayıp yerlerine koymuyordu. İnsan yeni bir şey yaşamayınca eskilerine dört elle sarılıyordu. Arasıra bir iki kadeh yaban mersini liköründen sonra şimdiki hayatı hakkında bir şeyler anlatmaya çalışırdı. Ancak böyle zamanlarda bazı korkularını itiraf edebiliyordu. Uğruna yaşamak zorunda olduğu bir şey kalmamıştı. “Bir tek siz varsınız, oğlum, bir de Poeki diyordu.” Arkadaşlarının çoğu geriye kalan hayatlarını yaşlılar evinde geçirmekteydiler. O bu evde 56 yıl yaşamıştı, bu evde de ölmek istiyordu. Hâlâ takma diş kullanmıyor olması, saçlarının gürlüğü bu umutla yaşamasına yardımı dokunan etkenlerdi. “Liköre eşlik etsin diye” arada bir mutfağa gidip çerez tabağını tazelerdi. Bu daha çok konuyu fazla derinleştirmeden değiştirmeye yönelik bir girişimdi.


***

Yaşlı kadının bir üstündeki dairede yaklaşık 8 yıl oturduk. Bu süre içinde komşumuz ninemiz olmuştu. Başka bir mahalleye taşındıktan sonra bile annem sık sık ziyaretine gitmeyi ihmal etmedi. Neskafeden yaşlı kadının Douwe Egberts marka süzme kahvesine terfi ettiği, artık aynı kahveden kendisi de yaptığı halde onunkinin yerini tutmuyordu. Bu kahve meselesi her zaman olduğu gibi bahaneydi, gönül muhabbet istemekteydi. Yaşlı kadın bu deyimi bilmese de o yürürlükteydi. Zamanla anılarımız, hikayelerimiz birbirine karışmıştı. Ona gidip bir fincan kahve içip, yanında bir hikaye dinlemek bize “evde” olduğumuz hissini veriyordu.

Anneme kıyasla ben yaşlı kadını daha uzun aralıklarla ziyaret ediyordum. İş, okul, kendine ait bir ev, düzenli olarak bakılıp büyütülmesi gereken bir ilişki çok fazla zaman almaktaydı. Ona her gitmek istediğimde kafam sorulardan bulanırdı. “Bu sefer nasıl görünüyordur, sağlık durumu nasıldır?” Onu çökmüş bulmaktan o kadar korkardım ki bir zamanlar 78 inde Cha cha cha ve Foxtrot dans eden bir kadını evine kapanmış olarak görmektense, hiç görmemek daha iyiymiş gibi gelirdi. Bir süre kendimi böyle kandırır, ziyaret tarihini ertelerdim, ama bir an gelir içimdeki endişeyle boyalı merak ve özlem öyle büyürdü ki yine dayanamaz görmeye giderdim.

Kapının önünde küçük bir tereddüt yaşarken içeriden merdivenler adeta birer mıknatıslarmışcasına parmağımı çekerlerdi. Zile basar, apartman kapısı çabuk açıldıysa kalbimin yarısı rahatlayıp normal ritmine döner, yukarıda mat pudralanmış, gülümseyen yüzünü gördüğüm de de kalbimin diğer yarısını huzura salıverirdim.

Kahveyi hazırlanmış, tereyağından yapılmış bisküvitlerle dolu kristal kutunun kapağını da açılmış bulurdum. Ben altmışlı yıllardan kalma, evde çocuk olmadığı için eskimeyi bilmeyen, eskimediği için de kocasının yenisini almaya yanaşmadığı tek kişilik kahverengi deri koltuğa oturur, o da karşımdaki divana geçerdi. Dudak tiryakisi olduğundan hemen bir sigara yakardı. O zamanlar hem sigara içmediğimden hem de “Coffee and Cigarettes” filmini izlemediğimden bu dudak tiryakiliği bana anlaşılmaz gelirdi. Karşımda yaşlı kadın, onun arkasında nakışla işlenmiş elinde sigara tüttüren çingene kızının olduğu tablo sohbete dalardık. İkisi birlikte sigara içtikçe duvarlar sanki daha bir sararırdı.

***

İşte yine tek kişilik, kahverengi koltukta oturmaktaydım. Dışarıdan bakarken belliydi camın önündeki çiçeklerin kurumaya yüztuttukları.

Yaşlı kadının oğlu biz gelene kadar bütün albümleri çıkarıp masanın üzerine yığmıştı. İstediğimiz her hangi bir şey varsa hatıra olarak alabilirdik. Televizyon, müzik seti ve buzdolabı gitmişti. Annem ve ben odalarda bir hatıra hologramıymışcasına gezinirken, yaşlı kadının oğlu da kahve yapmak için mutfağa gitmişti. Banyoda üzerinde hâlâ beyaz saç tellerinin bulunduğu tarağını gördüm. Sabunun ve içeride asılı kalmış parfümün kokusu hâlâ kullanılabilecekleri fikriyle haşır neşirdiler. Tarak bir zamanlar onunla saçlarımı tararsam yaşlılığın bana da bulaşacağını düşünüp, ürktüğüm anları hatırlatarak beni biraz utandırdı. Çok toydum. Ben ona gençlik hayallerimi, sevgililerimi, muhtemel geleceğimin perdelerini aralarken o da bana geçmişini, sevgisini gösteriyordu. Birçok akşamlarda karanlık yalnızlık dalgalarına karşı birlikte kürek çekmiştik.

Oturma odasına geldiğimizde oğlu kahveyi bulamadığını söyledi. Bunun üzerine annem mutfağa gitti, evyenin altındaki dolaplardan birinde kahve kutusunu eliyle koymuş gibi buldu. Annem ve ben kahvelerimizi yıllardır kullandığımız aynı fincanlardan içiyorduk. İlk yudumdan sonra hayal kırıklığıyla dolu ilk bakışma. İkinci bakışta annemin “Ben öldüğümde sen kahvenin yerini bulursun değil mi?” kelimeleri gizliydi.

Yaşlı kadının oğlu bu arada eşyaları götürmeleri için devir-dönüşüm dükkânını aramakla meşguldü.


 

[1] Hollanda usulü soslu köfte. Hollandaca.

 

[2] Komşu

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri.

Yorum yapın