Anasayfa

Hollanda’dan edebiyatımıza yeni kan: Kara Zambak

01 Haz 2016

Editör 

13335940_10154840033367908_3888920375218973034_nSevgili şair dostumuz Ali Şerik edebiyat dostları için yeni bir pencere açtı: Kara Zambak. Oda Sanat aracılığıyla üç yıldan fazla yürüttüğümüz ve internete armağan ettiğimiz maceramızda bizi takip eden ve yardımcı olan tüm dostlarımızı bu
yeni dergiye destek olmaya davet ediyorum. Katılın, eser gönderin, abone olun, paylaşın…. Yolun açık olsun Kara Zambak!

| haberler | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Lisedeki aşk acısı ‘dünya ikincisi’ yaptı

18 Haz 2014

Editör 

Ah!Aksaray Hüseyin Cahit Korkmaz Anadolu Sağlık Meslek Lisesinden mezun olan Mehmet Duraklı, 4 yıl boyunca aşık olduğu kız arkadaşından ayrıldı. Kısa süre sonra aldatıldığını öğrenen Duraklı, çok etkilendiği bu durumu yazarak unutmak istedi.

Üç ay boyunca günde 10 saatten fazla yazarak “aldatılış” hikayesini kitaplaştıran Duraklı, “AH!” adını verdiği çalışmasını yayıncılara gönderdi. Bir yayıncı tarafından basılan kitap, 2 ay gibi kısa sürede 30 bin okura ulaştı. Eseriyle, “2014 Dünyanın En İyi Genç Yazarı Yarışması”na da katılan Duraklı, buradaki oylamada 607 bin 999 oy alarak 2. seçildi. 10 oy farkla birinciliği kaybeden Duraklı, İsviçre’de düzenlenecek ödül törenine katılmaya hazırlanıyor.

Devami: http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/26627916.asp

 

| haberler | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

SAYI 17

02 Mar 2010

Editör 

bedava dergi 17. sayıOda Edebiyat ve Fikir Yongalama dergisi 17. sayıyla 3. yılının tarlasını sürmeye devam ediyor.

Şiir odamızda Can Sever’den Hiciv ve Tugba Cinil’den de Zamansız, Ali Şerik’ten ‘İnsan Yüreği’ ve ‘Hüzünle Saçını Ören Kıza Gömüldüm’ adlı şiirler yer almakta.

Öykü odamızda 5 öykümüz var. Hasan Türksel’den Kompo-siz-yon, Can Çelebi’den Amsterdam’ın Delisi, Osman Özbaş’tan Gala-2, Sadık Yemni’den Zoryak ve Eski İstanbul Müzesi

Bu sayının Fikir yongalama bölümünde Melike Şenyüksel’den Uyanmak ve İsmail Polat’tan Bir Sevgililer Günü Yazıları bulunmakta.

Atilla İpek Hollanda’nın Türk Yazarları serisinde bu sayıda Mustafa Toga’ya yer veriyor.

Can Çelebi kendine has çarpıcı üslubuyla Avatar ve Yedi Kocalı Hürmüz filmlerini inceliyor.

Mustafa Toga ve Sadık Yemni’ye ait 2 yeni kitabın tanıtımıyla devam ediyor ve Dr. Yahya kanbolat öykü yarışmasının tanıtımıyla sona varıyoruz.

18. sayıda tekrar görüşmek üzere, iyi okumalar diliyorum.

| Dergiler, sayı_17 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

İNSAN YÜREĞİ

01 Mar 2010

Ali Şerik

Engin bir deniz yüreği insan, alabildiğine berrak

içinde levrek, denizkızı, kaplumbağa yüzer

dalgası can verir otlara, yıldızlara; güneşle beslenir maviliği

soframıza sunar bereketini, fırtına sırtlarken tekneleri

denizatları kıyıdan kıyıya köpüklerinde koşturur

ara sıra uçan balık uzanır denize dokunan gökyüzüne

yüzünü vurur derya perçinleşmiş sahile

işte insan yüreği böyle, karanlık yanı başka şiire

Engin bir orman yüreği insan, kuşanmış yeşilleri

el elde, tohum tohumda döllenir

bir pençe uzanır böğürtlene, geyik izine

bilemem kaç yıldan beri ismini duymadığım çiçek

bey çiçeğini açar, ölümsüzlüğe meydan okurcasına

ormanın gizli yerinde, tenha yerinde yaşamın

işte insan yüreği böyle, karanlık yanı başka şiire

Berrak bir dağ yüreği insan, tanrıların koltuğu oraya kurulur

soğuk suyunda yıkanır efsun

sütunundan kartal uçar, dağ keçileri yerleşir manşetine

serhat bulut bulut yıldızlara dokunur

ya da kurur yolunda düşen esma, ikbal kalmaz

kasvet çoğalır, kenger kurur, bukle görünmez

yamaçlarında yalnızlığın yuvası, dağ kaplanı ölür kayalarında

işte insan yüreği böyle, karanlık yanı başka şiire

İnsan var ki yavrusunun yuvasından kaçışına düşer

emzirdiği geçmişine kilitlenir

insan var ki duyulmayan bir inziva

hasreti zehirli kuşak, mistikli şiir, teslimiyetçi sefalet

insan var ki sevdada bereketli kıpırdanış, kahredici burcu

bolluğun iğneli oyası, çarşıda gülen iğfal

İnsanım senin sokağını kim böyle döşer

çiçeklerin renginde, dostluğun parmak izinde

işte insan yüreği böyle, karanlık yanı başka şiire

| Dergiler, sayı_17, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Hüzünle Saçını Ören Kıza Gömüldüm

01 Mar 2010

Ali Şerik

Hüzünle saçını ören kıza gömüldüm

saçını tarayarak dururdu yılın ilk gününde

sesin tohumu tepeye çıktığında ormana dokunurdu

gazetede bir türlü eskimeyen bilmeceyi çözerdi

ölümün falına bakan haberlerden kurtulamadı

Ölüm çoğalmak için kendi rahminde

yoksulluğu çağırır, döllenmek için gurbette

kimin cenazesine katılır hastalığa yenilen beden

kimin ölüsü tabutun çivisine taşınır

hasret eşarbın püskülüne gömülür

hüzünle saçını ören kıza gömüldüm

Meğer Cemal ağabeyimiz ölmüş hastalığa yenilerek

kendi tabutumun başına birikmiş bizim içimizde

yaşanmayan zaman hiçbir şeyi geri vermez

belki biraz acı çekme, biraz yüreğe sıkılan bir hıçkırık

onun için ağlarken bile güzeldi kızlar

Zaman ırmaktaki su gibi akıp gider

hafızasını yitiren bedenden

hüzünle saçını ören kıza gömüldüm

Susar mezarlık, gözyaşını döker işçi arkadaşları

yalnız mezar taşındaki ölüm tarihi okunur ayda yılda

sonra biri söküp atar mezarı

hiç yaşamamış gibi tarihin hatırlamadığı külün üstünde

bazen delgeçin açtığı delik daha anlamlı olur

hüzünle saçını ören kıza gömüldüm

| Dergiler, sayı_17, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Dr. Yahya Kanbolat Öykü Yarışması

01 Mar 2010

Editör 

Aalen-Antakya Kültür Derneği; Uluslararası Çukurova Sanat Günleri etkinliğinde, Dr. Yahya Kanbolat anısına öykü yarışması düzenlenmektedir.
Dr. Yahya Kanbolat anısına düzenlenen yarışma, yazın dünyasına öykü dalında özgün yapıtlar kazandırmayı amaçlamaktadır.
Yarışma koşulları
Konu : Serbest
Amaç : Politikacı ve aydın bir yazar olarak; ülkesine ve halkına bağlılığını kanıtlamış merhum Dr. Yahya Kanbolat’ı anmak, hatırasını yaşatmaya devam ettirmek için düzenlenen öykü yarışması ile yeni yeteneklere fırsat sunmak.
Yarışma, Türkiye’de ve başka ülkelerde yaşayan, Türkçe yazan, bütün edebiyatseverlere açıktır.

Yapıtlar bilgisayar ortamında, Arial yazı karakteri ile 12 punto büyüklüğünde, 1.5 ara ile yazılmış olmalıdır.

Yapıtlar 7 nüsha olarak gönderilecektir.

Yarışmacılar, yapıtları ile birlikte, açık adreslerini ve öz yaşam öykülerini belirttikleri zarflarını da göndereceklerdir.

Ayrıca her yarışmacı katılım formunu eksiksiz doldurması gerekmektedir.

Her yarışmacı, daha önce ödül almamış, en fazla üç öykü gönderebilir.

Yarışmaya seçici kurul üyeleri, seçici kurul üyelerinin birinci dereceden yakınları, Aalen-Antakya Kültür Derneği üyeleri katılamaz.

Yapıtlar elden, posta veya kargo yoluyla en geç 25 Mart 2010 tarihine kadar Aalen-Antakya Kültür Derneği, Kurtuluş Caddesi No: 20, 2. Kat, Antakya-HATAY adresine teslim edilecektir.

Yarışmaya gönderilen yapıtlar, yazarlarına iade edilmeyecektir.

Gönderilen yapıtlar Aalen-Antakya Kültür Derneği arşivinde dosyalanacaktır.

Yarışmada ilk ona giren öyküler kitap haline getirildiğinde; yazarlarına telif ödenmeyecektir. Her yarışmacı bunu kabul ederek yarışmaya dosya göndermiş sayılacaktır.

Özgün olmadığı sonradan anlaşılan eserlere verilen ödül geri alınacaktır.
Katılımcılar, yarışma koşullarını kabul etmiş sayılır.
Yarışma ile ilgili sorular için elektronik posta adresi: HYPERLINK “mailto:aalen.antakya.kultur.dernegi@gmail.com” aalen.antakya.kultur.dernegi@gmail.com

| Dergiler, haberler, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

ZAMANSIZ

01 Mar 2010

Tuğba Cincil

Ben eskiden de böyleydim
Ama o günlerde gözlerim gülerdi
Henüz Azrail’le tanışmamıştık.

Istanbul’u Istanbullulara bıraktık
Ve çekip gittik.
Kirli nefeslerin soldurduğu güllerin
eğik boyunları kalmıştı geriye.

Bir tutanağım yoktu,
Hasta bir ruhun kilitlediği kollarımı çözmeye.

| Dergiler, sayı_17, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Nefes almayı unutmuşum…

01 Mar 2010

Beynur Yılmaz

Seni değil nefes almayı unutmuşum…
Sonbahar yıldızları gökyüzünü aydınlatıyor. Odam karanlık, yalnızlığın misafir. Perdeler rüzgara teslim pencerem yarı açık. Her şey sustu, gece bile ve boğuk sesimle sana sesleniyorum. Duymuyor musun? Şimdi sen uzağımsın, uzağımdasın. Sen şimdi bir tuzaksın. İçimde durmaksızın kanayan yaramsın. Sen şimdi her şeyden uzaksın… 
Seni ilk gördüğüm an geliyor aklıma. Tanrım! Nefes almaya bile unutacaktım bakışların bakışlarımla kesiştiğinde. Üzerindeki kıyafeti hala hatırlıyorum. Zaten hiç unutmadım ki… Nefesimi tutmuştum. Sen farkımda değildin ve yanı başımdan geçip gitmiştin. 
Şimdi söylediğim şarkısın. Bitmeyen şarkımsın. Üzerime okunmuş, eski gazete örtün. Yorgunum, uyumalıyım… Ben seni değil nefes almayı unutmuşum…

***

Evi bizim sokağın iki sokak altındaydı. Her gün evinin önünden geçerken adımlarım yavaşlarken kalp atışlarım hızlanıyordu. Siyah ve uzun saçları vardı. Gözleri saçlarından da karaydı gamzelimin. Haftanın birkaç günü birkaç dakika kadar uzaktan seyredebiliyordum onu. Yanına gidecek cesareti bir türlü kendimde bulamıyordum. Nihayetsiz içime attığım garip duygularımı fark edeceğinden korkuyordum. Utanıyordum. Onu her gördüğümde üşüyordum. İçim titriyordu.
Her sabah uyandığımda ilk sigaram ve her gece yatarken son sigaramda tütüyordu. Adını bilmiyordum. Merak etmiyordum. Adı umurumda değildi. Sesini duymayı arzu ediyordum. Bazen rüyalarımda karşıma çıkıyordu apansız. Bazen de kabus oluyordu. 
Sonbaharın son şarkısı uyandırmıştı. Sabah halsizdim ve hala yarı sarhoştum. O gün pazaryerinde bir dostumla buluşmam gerekiyordu. Kahvaltı bile etmeye vaktim yoktu. Evden çıkıp pazaryerine doğru yürüyordum ki birden adımlarım kaldırımda hareketsiz kaldı. Duruyordum! Yolun diğer ucundaydı. Duruyordu! Tam karşımdaydı. Bir süre sonra yanına yanaşan bir otomobile bindi. Otomobil hareket etti. Omuzlarım düştü, kaşlarım çatık ve suratım asık bir halde eve geri döndüm. 
Bar Z de sahneye çıkıyor ve şarkılar söylüyordum. Bu şekilde para kazanıyordum. Her gece gözlerimi kapatıp şarkılarımı o hayale söylüyordum. O günden sonra büyü bozulmuştu. Onun bir sevgilisi vardı ve bunu kendi gözlerimle görmüştüm. Çivi çiviyi söker düşüncesiyle bir sevgili buldum en acilinden. Bu şekilde gamzeliyi aklımdan çıkarabileceğimi düşünüyordum. Ama işe yaramadı.
Birkaç hafta sonra balık halinde karşıma yine çıktı. Ellerinde poşetlerle balık halinden çıkıyordu ve yorgun olduğu her halinden belliydi. Yanına yanaşıp “Sizin üst sokağınızda oturuyorum, mahsuru yoksa evinize kadar size eşlik etmek isterim” deyip elindeki poşetlerden birkaçını istedim. Gülümsedi. Bende gülümsüyordum. Çocuklaşmıştım. Adını bile sormak aklıma gelmemişti. Yol boyu ne kadar lüzumsuz mevzu varsa bahsetmiştim. Evine yaklaştığımızda bana teşekkür edip taşıdığım poşetleri geri aldı. Neyse ki çalıştığım bara davet etmeyi akıl edebilmiştim. İki gün sonra arkadaşının yaş gününün olduğunu söyledi ve benden adresi istedi. Uçuyordum sevinçten.
Ben henüz sahneye çıkmadan geldiler. Altı kişilik bir masa hazırlattım onlara. Sahneye çıktığımda şarkıyı sanki benim yerime bir başkası söylüyor gibiydi. Gülen gözlerinden gözlerimi bir türlü alamıyordum. Elini başka birisi tutuyordu ama umursamıyordum. Gitarın arpejinde kayboluyordum. Bakışları çok cesurdu, ve bir o kadar da sevecendi. İlk molada masalarına gittiğimde yanı başında oturan ve ellerini tutan gencin yokluğunu hissettim. Çocuk kızı kıskanmış tartışmışlar ve çocuk kızı bırakıp gitmişti. Gamzeli aldırmıyordu sanki sevgili değillermiş gibi gecenin tadını çıkarmaya kararlı görünüyordu. İlk moladan sonra yeniden sahneye çıktığımda, doğum günü olan kız için söylediğim ilk şarkıdan sonra pastası geldi. Ben hala Gamzelime bakıyor, bakışlarımı bir türlü kaçıramıyordum. Barda başka müşteriler arasında kendilerini bana sunmaya çalışan kadınlar etrafımda dolanıp dursalar da bir türlü onları görmüyordum. Ama gamzeli her şeyin farkındaydı.
Bar kapanmak üzereydi, çorbacıda çorba içme fikri attım ortaya. Gamzelim ben ve dört arkadaşı ile birlikte çorba içtik. Sonra ona evine kadar eşlik ettim. Kapıyı açtı ilk adımını attı. Merdivenlerin başında hala beklediğimi fark etti. Kısık bir sesle beni evine davet etti. Birlikte eve çıktık. Tipik bir öğrenci evi. Fazla söze gerek yok. Ev arkadaşı çoktan uyumuş yan odada. Ev dağınık gibi ama temizdi. O benden daha fazla alkollüydü. Kolayca uyudu. Sabahın ilk ışıklarına kadar onu seyrettim. Sonra sessizce çıkıp evime gittim.
Masal gibi bir kaç hafta geçirdik. Her gün okuldan çıkışını bekliyordum. Üniversitede ikinci yılıydı, buna rağmen çok arkadaş edinmemişti. Sürekli bir aradaydık. Ne var ki bu masal mutlu sonla bitmeyecekti. Yılın son mevsiminde telaşla kapım çalındı. Kapımı çalan jandarmaydı. Sevgilim “altın vuruş” dedikleri fazla dozaj sonucu hayatını kaybetmişti. 
Dizlerim bedenimi taşıyamadı. Olduğum yere yığılmıştım. Bir elim kalbimin üzerinde diğeri alnımda diz çökmüştüm. Şaşkındım! İnanamıyordum! Başımı kaldıramıyordum. Duyabildiğim tek şey anlamsız bir uğultuydu. Bitmiştim! 
Beni morga götürdüler. Gözleri kapalıydı. Seslendim beni duymadı. Elleri soğuk saçları darmadağındı. Gözyaşlarım sonbahar yaprakları misali cansız bedenine dökülüyordu. Bir koluma doktor diğer koluma jandarma girdi ama koparamadılar beni. Çığlıklarımı duyarsa dirilebileceğini sanırcasına bağırmaya başladım. Beni duymuyordu. Artık duyamayacaktı. Çığlıklarım hasta ve yaşlı duvarlarda yankılandı. Kalkmadı… Uyanmadı… Asla uyanmayacaktı. Kolumda bir sıcaklık hissettim. Yanı başımda bir hemşire gördüm elinde şırınga vardı. Şırınga boştu. Bilmem kaç miligram diyezem verdik dediğini duydum. Sonra bende uyudum…
Nasıl olurda anlayamam bir madde bağımlısı olduğunu? Nasıl kurtaramam gamzelim seni? Nasıl unuturum seni? Şimdi kime gideyim ben… Ne edeyim Gamzelim…
***
Söylediğim şarkısın.
Uzağımsın, damarımda kanımsın durgunsun.
İçimdeki çocuksun suskunsun.
Uzağımsın söylediğim şarkımsın…
Nefes almayı unuttuğum günsün sen…
Sen söylediğim tek şarkımsın…

| Dergiler, Öykü, sayı_17 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Amsterdam’ın Delisi

01 Mar 2010

Can Çelebi

Ara sıra, daha çokta parasız kalınca ona gidiyor; anadan – üryan soyunup bir sandalyenin üzerine miskin miskin tünüyordum. Saatlerce eklem yerlerimin uyuşmasını sağladıktan sonra sıra ısınma hareketlerine geliyor, tüm hareketleri–uzmanlık alanım olurlar- eksiksiz, büyük bir ustalık ve doyulmaz bir zevkle, olimpiyatlara tek erkekler katagorisinde hem de favori olarak katılmış bir buz danscısı kıvraklığında icra edip jüriden tam puan, ressam kadından da bahşişi içinde olmak üzere, beni neredeyse bir hafta geçindirecek paramı alıyordum. Tabii en çok da ısınma hareketleri bölümünü seviyordum.

Kadın da işi biliyor cinstendi. Ellili yaşların ikinci yarısına çoktan merdiven dayamış olmasına rağmen, hala, hani derler ya, taş gibiydi. Saçları, kaşları, gözleri, dudakları anlatmama gerek yok. Hemen sadet’e gelmek istiyorum. Biçimli küçük- ya da defalarca küçülttürülmüş- ayva memelerinin aynısı, bir tek Paris’te, Louvre müzesinde

V

E

N

Ü

s

heykeli adı altında sergileniyordu. ( Diyerek başlayabilirim.)

Solaryum yanığı, zeytın rengi teni her daim, buram buram ihtirasla yanıyor, onu gören erkekleri taş, kadınları kıskançlıktan deli ediyordu. Biçimli, gürbüz sarmaşıklar misali, uzun kolları, o sarmaşıkların, tutkuyla sarılarak göverdikleri mermer sütunlar kadar düzgün ve güçlü bacakları vardı. Bu iki büyük sütun parçasının arasına sıkışmış pembecik eti, ıslak ve şehvetle aralanmış, seni içine batıp çıkmaya çağıran dolgun dudaklar gibiydi. Saatlerce çılgınlar gibi sevişiyorduk. Kulaklarıma fısıldadığı aşk sözcükleri benim gibi bir adamın bile yüzünün kızarmasına yetecek denli masum ve romantikti!!!

Ya o kalçalar. Aman tanrım ya o kalçalar? Shakira’nın imaj-maker’ının; kafayı yemiş bir biçimde ortalarda dolaşıp kendisine, bu sidikli kızı adam edebilmek için esin kaynakları ararken, yolu bir şekilde Amsterdam’a düşmüş ve  bizimkini bir yerlerde mutlaka görmüş olması lazım. Başka türlüsü mümkün değil.

Çokça duyduğuma göre, resimden kazandığı paranın -ki iyi kazanıyordu.- neredeyse tamamını, İngilterede bir estetik kliniğine yatırıyormuş. Bilmem artık ne kadar doğru ne kadar yalan, ben söyleyenlerin yalancısıyım.- kendisine sorarsanız güzelliğinin tek sırrı spor!

Yeme bizi güzelim! Senede 365 gün 24 saat Body-Shape yapsan o kadar küçülür mü, o dizaltı memelerin? Sen kimi kandırıyorsun? Var tabii bunda bir iş!!!-

Neyse, yine de Sezarın hakkı Sezar’a, ne olursa olsun, estetik mestetik, iyi olmuş, yani helal olsun. Yapana da helal olsun, yaptırana da.

Ayrıca, şunu da söylemeliyim ki, bence bu ülkede elli yaşına gelen her kadının en az bir kez estetik ameliyat yaptırması da anayasa kapsamına alınsın. Parası bol olandan estetik vergisi alınıp parası olmayanlara sosyal ödenek sağlansın. Bu konu haftalarca parlemento’da halka açık tartışılsın. Baktık çoğunluk sağlanamadı, –  özellikle, eşcinsel milletvekilleri itiraz üzerine itiraz ediyor-“bize de bize de diye”- yine de vazgeçilmesin, kolay yoldan halledilsin, referandum yapılsın. Bu arada kamu oyunun desteğini sağlamak için, ülkedeki tüm estetikli kadınlar, Prinsengracht’ta, çırıl çıplak Kanal – Pride düzenlesinler. Bu sayede, halk da, dünya da ilk kez Hollanda da yürürlüğe girecek olan bir yasanın sonuçlarını, önceden görebilsin. Daha sonraları bu örnek uygulama diğer Avrupa Birligi ülkelerinde de baslatilabilir. Bakarız artık.

Herşey beni ilk kez sergisine davet etmesiyle sona erdi. Bütün o canım ısınma hareketlerim, dolgun bahşişlerim hepsi, hepsi bir anda sona erdi.

Spiegelstraat’ta, ara sokaklardan birinde, ismi Çizgili Dünya mıydı, neydi? ; şimdi iyi hatırlayamıyorum, işte öylesine bildik bir sanat galerisinde, yaşı belli olmasın diye kaçıncı kişisel sergisi olduğu belirtilmeyen, bütün eserleri adı altında, bir sergi açmıştı.

Amsterdamın ne kadar papyonlu, pipolu, taftalı, broşlu insanı varsa, hepsi oradaydı. Ben ve Free Blowjob yazılı T-shirt’üm özel olarak, kendisi tarafından telefonla aranarak davet edilmiştik.- Ne büyük onur!-

Kıçımda rengi atmış blue-jean’im, ayaklarımda, Waterloo Meydanı’ndaki ikinci el pazardan yürütülmüş asker postallarım vardı. Çok şıktım sizin anlayacağınız! Çoooooook!

Dünya dışı bir yaratıkmışım gibi, bir anda çok büyük bir ilgi toplamıştım. Hemen sarıvermişti sanat sevdalıları etrafımı. Kaynaşıvermiştik işte, öyle bir anda. Hatta ressam kadının yanağıma, işveli bir öpücük kondurup davetlilerle tanıştırmasını bile beklemeden.

Hepimizin rahatlıkla sığabilecegi, büyükçe bir salondu burası. Ortaya kurulmuş beyaz örtülü, dev bir ordövr masasından, şık giyimli garsonlar içki ve yiyecek servisi yapmışlardı.

Karşıdaki genişçe duvarın önüne kurulmuş olan, simsiyah kadife kapli, dar bir yükseltide, oldukça uzun boylu ve o denli de zayıf bir kadın, kemikli ellerini göstere göstere, gecemavisi kadife elbisesinin yırtmacını aça aça,  kuzgunisiyah, gübra saçlarını savura savura, bir Diva edasıyla, bilmem kimden aryalar söylüyordu.

Operadan hiç çakmam, -tiyatro’da konuşmak varken ne diye şarkı söylerler hala anlamış değilim.- o yüzden çok güzel söylüyordu ya da boktandı diye, ahkam kesip yorum yapacak değilim.

Herkes haddini bilmeli. Ama şu kadarını söyleyeyim, eğer bu kadın Transseksüel olsaydı, kesinlikle o cırtlak sesine rağmen, Eurovision Şarkı yarışmasında ülkesine birincilik getirirdi. Ya da sağır dilsiz olsaydı da, hani şöyle kıytırık bir filmde oynamaya çalışsaydı, yine yüzde yüz kesin, Oscar alırdı. Bari bir plak şirketi sahibi koca ya da sevgili bulsaydı kendine, bak işte o zaman gayet rahat silikonlu dudaklarını gere gere ülkenin en iyi  pop şarkıcısı olduğunu iddia edebilirdi.

Yani, hiç yoktan bu tür bir özelliği olsaydı, canını dişine takar yapardı kızcağız birşeyler. Hoş onun pek birşey yapmasına da gerek yok aslında, boğazımıza kadar bokuna battığımız, popüler kültür, hemencecik kucaklayıp kısa bir süre de olsa bağrına basardı onu.

Eh! Bu da ona  yeterdi de artardı bile. Yazık olmuş kızcağıza, çok yazık! Napalım potansiyel olmasa da istek var. Bunun üzerine durup biraz düşünmesi lazım, o kadar. Aman bana ne canım. niye dert ediniyorum ki şimdi bu kadını kendime?

Kırmızı burunlu, kel bir adam -galeri sahibiymiş, sonradan, ta burnunun üzerindeki kıllara kadar, yakinen tanıştık- saçlarımı kaç yılda bu kadar uzattıgımı sormuştu. (O zamanlar saçlarım acayip uzundu. Öyle uzun saçı sevdiğimden filan değil, yanlış anlamayın, doğrudan parasızlıktı nedeni. Eskiden, bu sehirde her ay birkaç kez berbere gitmek benim gibi, calismayi pek sevmeyen, beş parasız biri için büyük bir lüks demekti. Ben de onları kendi hallerine bırakmıştım.

( Neyse ki sonradan, etrafda mantar gibi türemiş olan ve 3 – 5 Euro’ya saç kesen göçmen berberleri keşfettim de sorun çözüldü.)

Şişman, kirmizi kirmizi yanakli, gürbüz bir kadın  beni tatilde tanıştığı İspanyol ressama, bir başkası da Finlandiyalı bir şaire benzetmişti. İspanyol ressam neyse de; annemin esmer guzeli bir Türk olduğunu düşünürseniz, Finlandiyalı şair biraz abartılı değil mi sizce de yani? Neyse o gün beni herkes birilerine benzetiyordu. Bu, onların sohbet etmeye başlamak, tanışmak ya da sempati oluşturmak için kendilerince buldukları iyi bir yol, boktan bir oyun olabilirdi  ama beni fazlaca rahatsız ediyordu. Hiç doğal değildi anlayacağınız.

Bu insan denen tuhaf makinayi anlamak her zaman bana zor gelmiştir zaten.

(Aslında bana dokunmadıkları sürece derdim de değildiler. Hepsinden nefret ediyordum. Bütün insanlardan. Var mıydı ötesi, hiç sevememistim ve sevmiyordum insanları. Yeryüzünün en çirkin yaratıklarıydı onlar.  Bu dünyaya ve hayata karşı  en ufak  pozitif bir duygu beslemiyordum. O an ölsem tek birşey için hayıflanırdım, o da ölmeden, bu gezegenden çekip gitmeden önce hepsinin yüzüne teker teker tüküremediğim için.)

Tam gözlerim biraz daha doğal biraz daha benden birşeyler arıyordu ki onun durgun sular gibi bakan gözleri gözlerimle buluştu. Bakışları hiç bir anlam taşımıyordu bu zayıf, öldü ölecek gibi duran genç kızın. Size bakanın bir koyun mu yoksa bir insan mı olduğunu ayırtetmeniz neredeyse imkansızdı. Bazen, filmlerinin bazı sahnelerinde Uma Thurman böyle bakar ve bu beni acayip çarpardı. Kısa, diken diken saçları kan kırmızısına boyanmış ve tepeden tırnağa kadar simsiyah giyinmişti. Ayağında siyah üzerine beyaz çizgili spor ayakkabılar -bağcıkları yok-, ve yandan cepli siyah bir comando pantolonu, onun üzerinde de vücudunu saran siyah bir singlet vardı. Tatoo’lerle suslenmis cıplak omuz başlarında sivri sivri pırtlak, küçük kemikler göze çarpıyordu. Hareket ettikçe kolları bir su yılanı gibi ince uzun kıvrılıyorlardı. Göğüslerinin olması gereken yerde sanki birisi iki ping pong topu unutmuş gibiydi. Bu kız bana, ayakta kurumuş ölmüş, cılız ağaçları hatırlattı. Tırnaklarına sürdügü siyah – mavi ojeleri, göz altında oluşmuş halkalarla neredeyse aynı renktelerdi. Makyajsız yüzü birinci kalite bir A4 kağıdı gibi bembeyazdı. Bu beyaz boş kağıt, sağ kaşı üzerine üç tane, yanyana dizilmiş gümüş piercinglerle bir parça doldurulmaya çalışılmışsa da yetmemiş gerisi hala bakanı rahatsız edecek kadar boş kalmıştı. İçimden, elime bir kömür kalemi almak ve bu boş yüzeye bir çift anlamlı göz – Suzan Sarandon’unkiler bu iş için en uygunu – ve kocaman bir Bette Midler gülümsemesi çizmek geldi.

En fazla on sekiz yaşında olmalı diye geçiriyordum aklımdan. Fakat yüzünde o yaştaki bir kız için olması gereken masumiyetten eser yoktu.  Bu kızın Cool’luğu anadan doğma ve uzun zamandır, buz gibi soğuk kanında dolaşıyor olmalıydı.

Büyük bir şişeden iri iri ve birbiri ardına, istekle yudumladığı Grolsh marka birasını bana doğru kaldırıp ‘Prost’(şerefe) anlamına gelecek bir işaret yaptı. Ben de başımla onayladım. Ancak bir alkolik bu kadar tutkuyla yudumlayabilirdi içkisini, ama anladığım kadarıyla, o sadece alkolle yetinmiyor, fırsat buldukça çekiyordu da.

Bir süre sonra ağır adımlarla bana doğru yaklaştı. Tam önüme gelip durdu. Cafe shoplarda yakılan tütsülerin ağır ve baharatlı kokusu iyiden iyiye sinmişti üstüne. Genzimin yandığını hissettim. Gözlerini gözlerime dikip bana öyle bir baktı ki, o ana kadar anlamsız dediğim, koyun bakışlar bir anda röntgen ışınlarına dönüşüverdi. Öyle bir bakıştı ki bu, sanırım böbreğime, dalağıma ve bilimum iç organlarıma kadar işledi. Büyülenmiş gibi kıpırtısız ben de ona bakıyordum. Uzunca bir süre bakıştık. Biz bakışırken ben ‘’kuramlar tarihi’’ adlı ders kitabımda okuduğum şuna benzer satırları düşünüyordum:

Kuram nedir?

kuram kavramlaştırmaya yönelik olarak, değişkenler arasındaki ilişkiyi basit ve anlaşılır bir içimde ifade etmek amacıyla birleştirilimiş tanımlar, örgütlendirilmiş gözlemler, koşullar ve ilkeler bütünüdür.

Gerisini ben tamamladım:

Ama olmadık bir yerde öyle bir iş gelir ki başımıza, ya da tesadüfen öyle birisiyle karşılaşırsınız ki bütün, ortaya atılmış kuramları bir çırpıda alt üst eder. İşte bu kız o cinsten yirmi dört ayar, potansiyel bir kuram yıkıcısıydı.-

Sonra sessizliğimizi o bozdu. Kendinden beklenmeyen güçlü bir sesle,

’ Kimsin sen?’’ diye sordu.

‘’ Karanlıklar Prensi’’ diye cevapladım.

Tiz bir kahkaha daha  patlamadan donup kaldı gül kurusu, solgun dudaklarında. Bir süre gözlerini yumdu, sabrını zorlar gibiydi. Derin bir nefes aldı, durulup ciddileşti.

‘’Gerçek adın?’’ diye, kelimelerin üstüne basarak, beni sorguya çeken bir polıs memuresiymiş gibi otoriter bir tavırla üsteledi.

‘’ Karanlıklar Prensi dedim ya. Gerçek adım bu.’’

‘’ İmkansız bu, o asla sen olamazsın’’

‘’ Neden’’

‘’ Çünkü ben onu  çok yakından tanıyorum.’’

‘’Ne kadar yakından?’’

‘’Diyelim ki, kan bağımız var.’’

‘’Öyle mi?’’

‘’Evet, tam tamına öyle.’’

‘’Ne tür bir kan bağıymış bu?’’

‘’Ben onun kızıyım.’’

Siktiiiir! Bu karı hiç tekin değil.

O çok ciddi görünüyor.

Ben sırıtmaya çalışıyorum.

‘’Bana telefon numaranı ver. Seni aramak istiyorum’’ dedi.

’Malesef telefonum yok.’’

‘’Adresin?’’

‘’O da yok.’’

‘’Evsizsin yani?’’ Bunu öylesine normal birşeymiş gibi söylüyordu ki, onu duyan biri dünyada beş milyar evsiz yaşıyor sanırdı.

‘’Gibi…’’ dedim gülümseyerek

‘’Beni bir daha görmek istemiyor musun?’’

‘’Hayır’’

‘’Neden? Benden korktun mu yoksa?’’

Bak işte bu çok güzel!.. Bu kız neye benzediğini  iyi biliyor. Aslında severim böyle kendini bilen tipleri.

‘’Hayır mesele o değil.’’

‘’Nedir o zaman’’

‘’Sen göründüğün gibi değilsin’’ dedim fısıltıyla. ’’İşte mesele bu.’’

Gülümsedi. İlk kez dişlerini görüyordum. Ağzına paslı çiviler doldurulmuş gibiydi. Eğri büğrü ve kızıl sarı renkteydiler. Ama yine de bu pis gülümseyiş gözlerindeki durgun suları harekete geçirmeye yetmiyordu.

‘’Dostum’’ dedi.’’Unutma, bu hayatta hiç birşey göründüğü gibi değildir…’’

‘’Felsefe dersi için teşekkürler’’ diye kestim sözlerini.

Devam etmesini hiç istemediğim ses tonumdan anlaşılıyor olmalıydı, sustu.

‘’ Benim demek istediğim, bu görüntünün altında, gerçekte sen olmayan birşeyler var. Bunu hissedebiliyorum. Giyisilerin, birbirine o kadar uyumlu ki onları özellikle, uzun uzun düşünerek seçtiğin daha ilk bakışta belli oluyor. Yani, sözün kısası, sen beyaz gömleğin içine beyaz südyen takan kızlardansın  aslında.’’ Diyerek açıklamami tamamladım.

‘’Hiç beyaz gömleğim olmadı’’ dedi.

‘’Ama olsaydı içine beyaz südyen takardın. Yanılıyor muyum?’’

‘’ Ne yazık ki evet, yanılıyorsun.’’

Yarıya kadar dolu olan bira şişesini bir seferde  dipleyip

‘’Yine görüşecegiz ukala herif. Sana fena taktım, beş dakikada hasta ettin beni. Anlayacağın bu iş burada kalmayacak ‘’ diye tehditler savurarark, geldiği gibi; kırmızı saçlarını, kıpırtısız gözlerini, baharatlı kokusunu, iri iri yudumlarini, siyah singletini, piercinglerini, ping pong toplarını, paslı çivilerini, yani ona dair ne varsa herşeyini bir çırpıda alıp gidiverdi.

Ben ortada bok gibi kalakaldım.

Buraya geldiğimden beri dikkatimi çeken, Amerikan film artisleri kadar yakışıklı, takım elbiseli, Yupie tipli bir herif durmadan ama hiç durmadan cep telefonuyla konuşuyordu. Bu kadar uzun ve birbiri ardına, insanlara sırtını dönüp köşe bucaklara çekilip neler konuştuğunu acayip merak ediyordum. Yanımdan geçmekte olan garsonu durdurup elindeki tepsiden bir kadeh daha beyaz şarap aldım ve fısıltıyla ona adamı işaret edip kim olduğunu sordum. Modern sanat pazarlamacısıymış. Ama ne pazarlamacı! Yahu insan dünya denen bu gezegeni uzaylılara pazarlasa daha az konuşur, daha az yorulurdu. Az sonra bizim, karanlıklar prensinin kızı adama yaklaşıp koluna girdi.-Adam hala telefonla meşgul.- Kız onu çıkış kapısına doğru sürükledi. Bu birbirinden alakasız iki tipin tanıştıkları kesindi. Hatta kızın rahat hareketlerine bakılırsa tanışmaktan öte bir ilişkiydi bu. Bu Andy Garcia kılıklı herif, sanki karanlıklar prensine damat olmak üzereymiş gibime geldi. Bizim kız genç adamı neredeyse zorla kapıya kadar sürükledi. Tam dışarı çıkacaklarken, durup -yüzü tüm bir film karesini kaplayacak şekilde- omuz çekim, kısa bir an bana baktı. Tepeden tırnağa ürperdim. Aman ne bakıştı o be! Sanki Jullıet Lewis, sevgilisini kıskandırmak için başka bir herifle düzüşmeye gidiyordu.

Ay! Çok kıskandım. Öldüm öldüm dirildim!… Ne yapsam acaba?

Dudaklarından belli belirsiz birşeyler döküldü, anlayamıyordum. Küfür mü ediyordu acaba. Az sonra dışarı çıkıp camların ardında gözden kayboldular.

Ressam kadın arada bir gelip öptü beni. O öptükçe herkes sohbeti bırakıp bize baktı. Bir seferinde kolundan sıkıca tutup ona şu bizim kırmızı saçlı kızı sordum.

‘’Kırmızı saçlı kız mı?’’ dedi hayretle. Sonra basitler basiti bir çağrışımla devam etti, ‘’Kırmızı şapkalı kız olmasın. Ha ha ha! Tanımıyorum. Hiç görmedim.’’

Nasıl olur? O kız, o kafayla, trafik lambası gibi saatlerdir ortalarda dolaşsın ve bizimkinin dikkatini çekmesin? Olacak iş değildi. Sanat pazarlamacısını anlattım çarçabuk. O zaman yarı bulanık aydınlandı yüzü. Hatırlayıverdi.

‘’ Jolanda’dan bahsediyorsun sen.’’dedi.

Jolanda”, demek adı buydu.

‘’Senin yerinde olsam ondan uzak dururdum.’’ Diye nasihat etti.

Ve daha bunun nedenini sormama fırsat olmadan, kel herifin el işaretleriyle onu çağırdığı köşeye doğru gülücükler saçarak ilerledi.

Ilerlerken, geriye donup bana ben cok ciddiyim der gibi bakti ve isaret parmagini salladi;

‘’Yerinde olsam ondan uzak dururdum’’ ne kadar da gizem dolu bir cümleydi bu.

Kanımın donduğunu hissettim.

Heyecanlandım.

Çok hoş.

Bır süre öyle ortalarda kendi başıma takıldım. Bir kaç küçük sandviç yedim. Bir kaç tane de cebime attım. Yalnız kaldığımı gören yaşlıca bir kadın yanıma sokuldu. Yaşlılardan nefret ederim hiç çekilmez tiplerdir. Çok konuşurlar. Gereksiz kaprisleriyle ve yere göğe koyamadıkları deneyimleriyle daha olmadi,boktan anılarıyla sizi canınızdan bezdirirler. Bu da onlardan biri olmalı diye düşünüyordum.Tabii ne kadar yanıldığımı anlamam hiç de uzun sürmedi.

Bu kadın hayatımda gördüğüm nadir ilginç yaşlılardan biriydi. Londra’da yaşıyormuş. Sadece bu sergi için kalkıp ta oralardan buralara bir kaç günlüğüne gelmiş. Yazık etmiş, bana sorarsanız yorulduğuna değmezmiş. Bizim ressam kadının iyi arkadaşıymış. Olabilir.

O anlatıyor ben dinliyormuş gibi yapıyordum. Bir yandan da gözüm, ortalarda dolaşıp olur olmaz resim çeken, bu sanat olayını görüntelemek için kendini telef eden fotografçı bozuntusundaydı. Sinir olmuştum herife.  Çektiği her pozdan sonra gerzek gerzek gülüyordu. Neyse, ne diyordum Ha! Evet şu yaşlı İngiliz büyükannem. Bu beyaz topuz saçlı, ince tel gözlüklü, bej tayyörlü, bej corapli, kahverengi rugan ayakkabılı tonton kadın, aslında göründüğü kadar masum değilmiş. O zengin İngiliz iş adamlarına hizmet eden profesyonel bir fahişeymiş. Bu gün giydikleri onun günlük kıyafetleriymiş. İş kıyafetleri ise çok daha farklıymış. Latex siyah ya da kırmızı body’leri, rugan iğne topuk diz üstü çizmeleri ve onlara eşlik eden bilimum oyuncakları, kırbaçları ve kancaları varmış. Bunları yeni giysilerini anlatan bir kız çocuğu coşkusuyla, ballandıra ballandıra, uzun uzun anlatıyordu. Ona gelen tüm müşterileri çok memnun kalırlarmış. İnsanları dizine yatırıp kıçlarını tokatlamakta, ya da askıya çekip kırbaçlamakta üzerine yokmuş. İlginç!

Geçimini ressamlık ve orospuluk yaparak kazanıyormuş. Bu iki iş alanını birleştirmesiyle bir anda şansı dönmüş ve Londra’nın en ünlü ve de en zengin ressamlarından biri oluvermiş. Atıyor diyordum içimden. Orospuluk ve ressamlık nasıl ortak bir noktada buluşabilirdi ki? Düpedüz bunamış bu karı. Ama bakın bizim süper büyükanne kafayı çalıştırıp nasıl kotarmış işi,nasil populer olmuş, nasıl değiştirivermiş sosyal konumunu.

Eve getirdiği tüm müşterilerinden bir tek şey istiyormuş; Bu iş için özel olarak kullandığı kaplara, sıçmalarını ya da işemelerini!!! Sonra da orospuluk işi bitip yalnız kalınca, başlıyormuş bizimki bu değişik renklerdeki boklarla, çişlerle resimler yapmaya. Nazının geçtiği müşterilerinden, gelmeden önce – artık ihtiyaca göre herhalde- ıspanak, domates salçası, kuşkonmaz ya da çikolata yemelerini istediği de oluyormuş. Genelde doğa resimleri üzerine çalışıyormuş.  İlk sergisinde yok satmış. Bütün resimleri kapış kapış alıcı bulmuş. Otoritelerden çok çok iyi eleştiriler almış. Aylarca herkes bir tek ondan bahsetmiş. Sayısız televizyon programına katılmış. Dergilere kapak olmuş. Sanat alemi onun eşsiz tekniğiyle çalkalanmış. Birlesik Arap Emirlilerinden bile müşterileri varmış. – Bak buna hiç şaşırmadım.-

Vay be helal olsun sana  süper büyükanne. Sıkı kadınmışsın.(işin popunu çıkartmışın) Ama yanlış adama anlatıyorsun bunları. Şurada, şarkı söylemeye çalışan, ince uzun kadına anlat hepsini. Anlat, anlat ki kızcağız biraz ders alsın. Bakarsın kafasında bir ampul yanar.

Ressam kadın benle resim çektirmek istiyor olmalıydı. Gerzek gülümsemeli fotografçı rolündeki herif kolunda, yanımıza geldi.

‘’O bakıyorum da Robin’le tanışmışsınız.’’ Dedi.

‘’Robin mi? O da kim. Ben hayatımda bu güne kadar Robin diye biriyle hiç tanışmadım’’

‘’ Ay çok şakacısın şekerim’’ diye gülerek bizim büyükanneyi işaret etti.

Biraz şaşkın ’’ Robin mi? Ama Robin bir erkek ismi değil mi?’’ diye sordum.

Büyükannem atılıverdi. Sol eliyle sağ elinin bileğini alttan kavrayıp  ‘’ Eh ben de aslında bir erkeğim.’’ Dedi. Sağ el hala bilekten boşlukta sallanırken.

Aaaaaaaa! Artık bu kadarı da fazlaydı ama.

Bu ne biçim resim sergisi yahu. Sergi değil Medrano sirki sanki.

Neyse ben yine de efendiliği elden bırakmadım ve bizim eski büyükanne yeni Miss Doubtfire’ın elini sıktım, kibarca ‘’Memnun oldum. Çok memnun oldum. Henüz çalışmalarınızı görmemiş olmama rağmen, anlattığınız eşsiz tekniğinizle bir hayran daha kazandınız.’’ Dedim.

Ressam kadının yüzü fareleşi görmüş gibi tiksintiyle buruştu.

Miss Doubtfire memnun gülümseyerek, hafif öne eğilip başıyla selamladı beni.

Ne de olsa Asil kadın.

Fotografçıya sahte bir gülümsemeyle kolkola, yanak yanağa pozlarından birini verdik. Adam bir öyle tuttu kamerayı, bir böyle. Biz aynı pozda, bozmadan uzun uzun bekledik Bir çömeldi, bir doğruldu. Ben ufak ufak sıkılmaya başladım. Bir yaklaşıp bir uzaklaştı. Beş dakika geçti  o hala ayarlamaya, bizi ortalamaya çalışıyordu. Bir anda kendimi tutamayıp patlayıverdim.. Tepem atmış, yapıştım herifin yakasına ‘’Basacaksan bas kardeşim şu deklanşöre.’’ Diye bağırdım. Salonda derin bir sessizlik oldu. Müzik durdu. Şarkıcı kadın – nihayet – sustu.

Ressam kadın yatıştırıcı bir sesle araya girdi, ‘’ ama hayatım o en iyisini çekmeye çalışıyor’’ dedi. Büyük – O –  biçiminde büzdüğü ağzını bozmamaya çalışarak.

En iyisi ne demek ya! Ne çekiyor sanki bu popom suratlı. Yuzuklerin efendisi filmini mi çekiyor. Alttarafı bir kare fotograf bu. Hırsla, kadının mengene gibi kolundan kurtulup bambaşka bir köşeye attım kendimi. Herkes bize bakıyordu. Bir süre sonra müzik kaldığı yerden devam etti.

Sarkici kadin yine cirtlak cirtlak…

Sıkılmaya başlamıştım, yavaş yavaş uzasak iyi olacaktı. Ama gitmeden önce biraz daha yiyip içmeli. Tütsülenmiş somonlar çok lezzetli görünüyordu. Elimde kadeh yiyeceklerin olduğu masanın başında durup tıkınmaya başladım. Böylece bir süre daha geçti.

En son benimle konuşan kız  UVA’da (Amsterdam Universitesi) psikoloji egitimi alıyormuş. Biraz önce verdiğim tepkimden çok etkilenmiş. Çok doğal ve içten gelen otocontrolden uzak, saf, ilkel bir tepkiymiş. Dimensional’miş.Eeeeee? ( Bu güne dek, kıçımı, sikimi, suratımı, elimi ayağımı öveni çok görmüştüm de, tepkimi öveni ilk defa görüyordum. “Hem dur bakalım sen daha ne gördün ki güzelim.”)

Kimsin nesin, ne yer ne içersin cinsinden araştırıcı ve gereksiz sorularıyla tam on beş dakikama mal oldu. Bu arada aralıksız doldurduğum, beşinci kadeh punch da mideme ulaştı ve sonunda ona kendisinden anlatılamaz derecede çok sıkıldığımı söyledim. ‘’Bak işte bunu söylemem dahi çağımızda az bulunur bir tepkiymiş.’’

Ay bu kız harbi kaşınıyor.

‘’ Peki, bunu takviye etmek için, acaba tuvalete gitsek bana orada bir kere verir misin?’’ tepkisine  ne dersin? diye sorunca, o patates suratı allak bullak oldu. Kaçarcasına uzaklaştı yanımdan.

Yok daha fazla kalamayacaktım. Hemen çıkıp gitmek istedim oradan. Son kadehi olduğu gibi ağzıma boşaltıp masaya bıraktım ve sendeleyerek kapıya yöneldim. Tam kapıdan çıkacakken, ressam kadın önüme geçip durdurdu beni.

‘’ Gidiyor musun yoksa tatlım?’’

‘’ Evet gidiyorum.’’

‘’ Olmaz öyle şey. Küserim. Daha eserlerimi dahi görmedin.’’

‘’ Bu gün kısmet değilmiş artık bir başka sefere.’’ Dedim, aceleci. Bir yandan da bu durumdan nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Rezillik mi çıkartsam acaba?

Beni neredeyse çekiştire çekiştire resimlerin asılı olduğu duvarlardan birinin önüne götürdü. Az sonra isteksiz her birini tek tek dolaşmaya başlamıştım bile. Elimden geldiğince ilgileniyormuş, inceliyormuş, zevk alıyormuş gibi yapmaya çalışıyordum. Böyle durumlarla çok sık karşılaştıgım için antremanlıyım. Yalan söylemede, durum kurtarmada ya da sahte mutlulukları oynamada üstüme yoktur. Birgün bana o altin heykelcikten vercekler ama bakalım ne zaman.

Bazılarına bir adım geri çekilip bakıyor, ya da yakınlaşıp boyaları inceliyor, diğerlerinden gördüğüm gibi ara sıra inandırıcı olsun diye çenemi bile kaşıyordum. Daha ne yapayım? Yeter ki gönlü olsundu bizimkinin.

Hiç biri gerçekten ilgimi çekmiyordu. Sanırım duvarlar boşken, o mekan daha geniş ve daha ferah görünüyordur.

Nihayet bir resmin çerçevesini çok beğendim. Durup, pirinç üzerine siyah kabartılı çerçeveyi alıcı gözüyle incelemeye başladım. ‘’Mükemmel ‘’ diyordum birbiri ardına. Çok geçmeden siyah paspartuyla çerçevelenmiş bu resmin bana ait olduğunu anladım. Daha önce nasıl olmuş da fark etmemiştim. Koskoca resim, neredeyse standart bir oturma odası duvarı kadardı, üstüne üstlük bana aitti ve ben saatlerdir buradaydım ve bunu fark etmemiştim. Yuh bana!

Biraz daha yakınlaşıp baktım. Evet kaşıyla gözüyle bu resimdeki adam düpedüz bendim. Anadan doğma, öylece bir sandalyenin tepesine tünemiş… -Bu arada herkesın benimle neden bu kadar çok ilgilendikleri de açıklık kazanmış oldu.- Aman tanrım!.. Kan beynime sıçradı. Gidip iki adım ötede duran ressam kadının önünde, sinirli durdum.

-Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, aslında öyle ahlaki değerleri olan biri değilimdir ama edep yerlerimin öyle bana sorulmadan, mutant boyutlarda resimedilip, ulu orta teşhiri tepemi iyice attırmıştı. Ayrıca, maksat biraz da rezillik olsundu.-

Usulca! Omuzuna dokundum. Şapşal şey, başına geleceklerden habersiz gülen gözlerle bana baktı.

‘’Bunu bana açıklamalısın’’ dedim, burnumdan fıs fıs soluyarak.

Anlamadı.

‘’Neyi canımın içi’’ diye, masumane sordu. Başına geleceklerden hala habersiz.

Parmağımla duvarda, yerden tavana dek asılı olan en büyük resmi işaret ediyordum.

‘’ Ne olmuş?’’ dedi yumuşacık bir sesle.

‘’Bana sormadan bu resmi sergilemen doğru mu?’’ diye bağırdım.

Yine sesizlik oldu. Müzik yine kesildi. Bizim Diva iki de bir şarkısının kesilmesine sinirlenip bıkkın, el kol hareketleri yapıyor ayaklarıyla tahta zemini eziyordu.

‘’Bak tatlım, ben o pozun karşılığını sana nakit olarak ödediğimi sanıyorum.’’ Dedi.

‘’ Herşey para değildir’’ diye karşılık verdim. Bu lafı benim söylediğime kendim de inanamıyordum.

Bizim ki çevresindekilere bakıp, eliyle, önemli birşey yok dercesine yatıştırıcı bir işaret yaptı. Bir yandan da gülümsüyordu.

Ayak parmakları üzerinde yükselip, kulağıma ‘’ Kendine gel, sen ne yaptığını sanıyorsun?’’ diye fısıldadı.

‘’ Derhal o resmi oradan kaldıracaksın.’’ Dıye direttim.

‘’Hemen.’’ Diye kararlı bir şekilde bağırmayı da ihmal etmedim.

Bunun üzerine kel adam kolumu yakaladı. ‘’Biraz kibar ol delikanlı.’’ Dedi. ‘’Bir kadınla konuşuyorsun.’’ Sesi aslında emreder gibiydi. Bundan hiç hoşlanmadım

Herkes bizi izliyordu.

Kel adamın diğer elindeki kadehi kapıp içindeki kırmızı sıvıyı bir dikişte, şu an bomboş, o zaman tıkabasa dolu olan midemin derinliklerine gönderdim.

Adama dönüp var gücümle bağırarak ‘’ Hiç şansın yok dostum, ömrünün sonuna kadar da beklesen saçların benimki kadar uzamayacak.’’ Ya da ona benzer birşeyler söyledim. Şu an pek iyi hatırlayamıyorum doğrusu.

Adam sinirden kıpkırmızı olmuştu. -İşte bunu iyi hatırlıyorum.- Gözlerınden ateşler çıkararak tam bana doğru bir hamle yapacağı sırada ressam kadın araya girdi. – Ben Timing diye işte buna derim –

‘’Yapmayın lütfen’’ dedi.’’Çocuk musunuz siz.’’ Sonra bana dönüp yalvaran bir sesle ‘’Ne olur rezalet çıkartma, yalvarırım. Sarhoşsun sen, istersen yarın gel bu işi halledelim.’’ Dedi.

‘’ Hayır.’’ Diye direttim. ‘’ Yarın filan değil. Şimdi halledeceğiz. Derhal indirteceksin o resmi ve ben bunu şimdi göreceğim.’’

‘’Bas git buradan.’’ Diye karşılık verdi. Sabrının sonuna gelmiş, sinirden kudurmuştu. ‘’Defol buradan köpek soyu. Yoksa ben sana yapacağımı bilirim.’’

‘’ Tamam.’’ Dedim. ‘’Senin istediğin gibi olsun. Derhal basıp gideceğim buradan ama gitmeden önce yapmak istediğim küçük bir şey var.’’ Olanca gıcıklığımla gülümsüyordum.

Sendeleyerek yanından ayrılıp – kadın haklıydı, acayip sarhoş olmuştum, ayakta duracak halim yoktu.- resmin önüne geldim. -Herkes ne yapacağımı merak ediyordu. Bunu yalpalayan beni, dikkatle izleyen gözlerinden anlayabiliyordum.- Kalabalığa ağır ağır sırtımı dönüp bacaklarımı iki yana araladım. Yere olabildiğince sağlam basıyordum. Bakışlarımı tavana diktim. Pantolonumun fermuarını açtım, ardından resmin tam ortasına, saatlerdir kasıklarıma basınç yapan ve patlıycakmışcasına tıka basa, beyaz sarap ve punch süzümüyle dolup tasmis sidik torbamı olanca tazziğiyle boşaltmaya başladım. İşemek beni hiç bu kadar mutlu etmemişti.Babamin bir sozu vardi; dur bakayim nasildi?”Isemek yari bosalmaktir derdi.Iste o cins bir mutluluk yani.

Kimseden çıt çıkmıyordu. Koskoca salonda bir tek benim sidiğimin tuvalle buluşma anındaki şırıltıları yankılanıyordu.

İşim bitince sağ yanımda durmakta olan Mıss Doubtfire’ı farkettim. Eğilmiş, bir eliyle gözlüklerini alnında tutarak, ağzı beş karış açık, şaşkın bakıyordu.

Usulca, sırıtarak ‘’ Don’t even thınk of it.’’ diyebildim. (aklına bile getirme)

Bu arada Kel adamın galerinin arkasındaki depoda, iki bodyguard’ıyla beraber benim için hazırladığı, Tarantino filmlerinden sahnelerle süslenmiş, muhteşem gidiş töreninden henüz haberdar değildim.

| Dergiler, Öykü, sayı_17 | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Muhasebeci, tekniker, öğretmen, bilişimci, siyasetçi, kokartlı hakem, sendikacı, gazeteci, fotoğrafçı, kameraman, köşe yazarı, şair ve yazar: Mustafa Toga

01 Mar 2010

Atilla İpek

Onu tanıyanlar bilirler; Hollanda’da Türklerin gerçekleştirdiği hangi etkinliğe gitseniz onunla karşılaşırsınız. İster siyasi bir toplantı olsun, ister kültürel, ister konser, ister başka bir toplumsal etkinlik, Mustafa Toga oradadır. Fotoğraflar çeker, kişilerle sohbet eder, bilgiler toplar. Herkesi tanıyor sanırsınız. O Hollanda’nın hızlı gazeteci ağabeyidir. Ama hep seyreden, yada nakleden tarafında durmaz olayların. Aynı zamanda kendide katılır olayların, etkinliklerin içine. Üretir, düşünür, destek olur, önayak olur, yoldaş olur. Kim midir Mustafa Toga? Sohbetimize geçmeden önce kısa bir özgeçmişiyle başlayalım:

Mustafa Toga 1 Ekim 1958 yılında; Adana’nın (Osmaniye) Kadirli ilçesi, Aşağıçiyanlı köyünde doğmuş, 1968 yılında Faydalı Köyü Ílkokulunu, 1971 yılında Kadirli Orta Okulunu ve 1974 yılında Ceyhan Endüstri Meslek Lisesini bitirmiş. Ankara Gazi Üniversitesi, Teknik Eğitim Fakültesine (ön lisans) 2 yıl devam eden Toga 1976 yılında okuldan ayrılır ve Yüksek eğitimine; Çukurova Üniversitesi, Ceyhan Meslek Yüksek Okulunda devam eder ve Muhasebecilik bölümünden 1978 yılında mezun olur.
Okuldan sonra Adana Sümerbank Pamuklu Sanayii Müessesinde (1975-1979) 5 yıl Teknik Nezaretçi olarak çalışan Mustafa Toga; 1981 yılında askerlik hizmetini;  Yedek Subay olarak Kırkağaç / MANİSA da 4 aylık kısa devre olarak yapar.
14 Aralık 1979 tarihinde Hollanda’ya gelen edebiyatçımız, yüksek eğitimine Hollanda’da devam eder ve Hogeschool Rotterdam – Eğitim Bilimleri Fakültesinden 1991 yılında mezun olur. Bitirme tezi (Scriptie) : Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Batı Avrupa’daki Saz Şairleridir.
Yüksek Pedagojik Eğitimine (Hogere Pedagogisch Onderwijs -Thomas More) 1 yıl devam eder, (Applicatiecursus) Anadili ve Kültürü Eğitimi Öğretmenliği diplomasını alır.

1991’den bu güne Rotterdam’da  Türkçe Öğretmeni olarak görev yapmakta olan Toga 1988 yılında Hollanda Futbol Federasyonu Futbol Hakemliği kursunu bitirir ve 1988-1996 yılları arasında yine Hollanda Futbol Federasyonunda (KNVB) kokartlı hakem olarak görev yapar.

1986 yılında Hollanda’da Demokratlar 66 ( D66 ) Siyasi Partisine üye olur. Parti içerisinde Rotterdam bölgesi eğitim ve azınlıklar komisyonu üyesi olarak görev yapar. Ayrıca 1990 / 1994 / 1998 yerel seçimlerinde, Rotterdam Anakent Belediye Meclis Üyeliğine D66 listesinden aday gösterilir ve 1998-2002 dönemi için Rotterdam Delfshaven İlçe belediyesine D66 partisinden meclis üyeliğine seçilir. Daha sonra kişisel sebeplerden dolayı ayrılacaktır.

1990 yılında Stg.TRT -Educatieve Omroep ( Türk Radio Televizyon Eğitim Derneği ) kurucu üyesi olur ve başkan yardımcılığına seçilir ve 1998 yılına kadar bu görevi sürdürür. 1992 yılında Hollanda Öğretmenler Sendikasına  ( Nederlandse Onderwijsbond ) üye olur.  2002 yılında VETRA  Hollanda Küçük Esnaflar Sendikasına( Belangenvereniging voor Ambulante Handel ) üye olur. 2004-2007 yılları arasında (Bestuurlid ) Sendikanın Yönetim Kurulu Üyeliğine seçilir.

2007 yılında Time Media Group’un gazetecilik seminerini bitirip sertifikasını alan Toga 2007 yılında edebiyatçılar derneğine üye olur. 1989 yılından 1997 yılına kadar Marmara Dergisinde yayın kurulu üyeliği ve köşe yazarlığı yapar. 2002 – 2006 arası İntertürk haber portalında köşe yazarlığı yapan Mustafa Toga halen; Platform Dergisi ve Kadın Dergisi muhabiri,Bizim Ece Edebiyat, Kültür ve Sanat Dergisi Yurtdışı temsilciliği yapmakta ve Lirik türde şiirler, ‘çilekeş insanlarımızı konu alan’ öyküler yazmaktadır.Eserleri çeşitli gazete, dergiler tarafından şiir ve öyküleri yayınlanmıştır.

ESERLERİ :

GAZLI BEZ ( öykü kitabı )
Ocak 2006,1. baskı,13,5×19,5  97 sayfa,Türkçe, K.Kapak ISBN 90-810500-1-X

EKMEK KIRINTISI ( şiir kitabı )

Gündüz Kitabevi Yayınları

Agustos 2006,  1.baskı,  13,5 x 19,5   128 sayfa,  Türkçe,  K.Kapak   ISBN 975-9176-53-X

BUGÜN SEVGİNİN GÜNÜ ( şiir kitabı )

Gündüz Kitabevi Yayınları

Kasım 2009,  1.baskı,  13,5 x 19,5   126 sayfa,  Türkçe,  K.Kapak   ISBN 978-605-5770-

Not:Gündüz Kitabevi Yayınları (T.C. Kültür Bakanlığından ISBN numarası bekleniyor, basımda)

ÖLÜM TEĞET GEÇTİ (Şiirler-Röportajlar )
Ocak 2010,1. baskı,13,5×19,5  98 sayfa,Türkçe, K.Kapak ISBN 90-810500-1-X

Mustafa Bey, şöyle bir özgeçmişinize bakınca şu meslekleri görüyoruz:
Muhasebeci, tekniker,  öğretmen, bilişimci, siyasetçi, kokartlı hakem, sendikacı, gazeteci, fotoğrafçı, kameraman, köşe yazarı, şair ve yazar. Yani hem sosyal hem fen bilimlerinde aktif olmuş birisiniz.

Bilmediğimiz başka ne uğraşılar var mı?

Resim yapmayı sayabiliriz. Karakalem çalışmaların yanısıra yağlı boya tablolarım da var. Şu an aktif misiniz derseniz zamanla yarıştığım için şimdilik dondurdum. Emekli olduğumda belki bir sahil kasabasına yerleşir doğa ile iç içe yaşarım, bu arada fırça ve tuvalime tekrar kavuşurum. Böyle anlatınca sakın yazı yazmayı bırakacağımı düşünmeyin ha…! Bildiğiniz gibi Hollanda’da öğretmenlik ve basının yanısıra ticaretle de uğraşıyorum. Hollanda denince akla lậle, yeldeğirmeni ve siyah beyaz benekli hostain inekleri gelir deği mi? Bende bu yoldan çıkarak kayınımla birlikte İzmir yakınlarında küçük bir süt sığırı çiftliği kurdum. Sanatla çiftliğin ne alakası var derseniz  çiftliğin çevre duvarlarını 2 metre boyunda 3 metre eninde yağlı boya inek, buzağı, deve gibi resimler yaparak süsledim.


Bir meslek, bir de hobi seçin desek?


Eskiden hep orman mühendisi olmak isterdim (öyle bir meslek var mı yok mu onuda bilmiyorum ya…) Sarp kayalar, yeşil doğa, çam ağaçlarının gükyüzüne doğru yükselen görüntüsü, igneli yaprakları, toprağın kokusu hep ilgimi çekmiştir. Hobi deyince keşke ekonomik imkanlar müsait olsada bir yelkenliyle dünyayı dolaşabilsem.


Hakemlik nereden çıktı? nasıl oldu?

80 li yıllarda Hollanda’daki imkanlar bu güne göre çok fazlaydı. Baktım birinci kuşak insanlarımızın dolduramadığı faliyetlerden biride futbol hakemliğiydi. Bende herkesle birlikte amatör olarak futbol oynuyor, maçlara gidiyor, tuttuğum takım mağlup olduğu zamanda günah keçisi olarak hakemi suçluyordum. Bir gün arkadaşlarla maçtan sonra Spijkenisse’de ki Hollanda Türk Spor Kulüpleri Federasyonuna gitmiştik. Orada KNVB ile ortak hakemlik kursu düzenleneceğini öğrendim. Ben de diğer yedi kursiyer ile birlikte katıldım ve altı ay sonra diplomamı aldım. Ondan sonra Hollanda Futbol Federasyonu’nu Rijnmond bölgesinde  kokartlı hakem olarak 8 yıl görev yaptım. Hakemlerin tarafsız olduğunuda bu şekilde öğrenmiş oldum.

Bir gazeteci hem de yazar olarak Hollanda’daki Türk toplumunun güncesini çok yakından takip ediyorsunuz. Son yıllarda Hollanda toplumunda yabancılara karşı bazen keskin ve aşırı çıkışlar oluyor. Bu Türk toplumuna nasıl yansıyor? Türk toplumunda da bir içe dönme, kutuplaşma var mı? Yoksa güzel şeyler de oluyor mu?
Türklerin Hollanda politikasında çok aktif, hem de her yelpazesinde. Hatta Hristiyan partilerden tutunda Türkiye’yi dışlayan aşırı sağ partilere kadar Türkler siyasette çok aktif. Bu Türkiye’den getirdiğimiz bir özellik mi acaba?

Hollanda’da Pim Fortuin önderliğinde başlayan popülist akım hâlâ devam ediyor diyebilirim. Bu furyadan da başta Türkler (müslümanlar) olmak üzere yabancı kökenliler etkileniyor. Birde son yıllarda global ekonomik kriz diğer Avrupa Birliği ülkeleri gibi Hollanda’yı da vurdu. Tüm çabalara ragmen kriz bugüne kadar tam olarak atlatılamadı. Bankalar battı, özellikle küçük esnaf olmak üzere inşaat sektörünü derinden etkiledi ve toplu çıkışlara sebep oldu. Bu durum aşırı sağcı partilerin ekmeğine yağ sürdü. Diğer partilerde oy kaybetme korkusuyla yabancılar üzerinde politika yapmaya başladılar. Hollanda demokratik bir ülke bunun uzun süre devam edeceğini sanmıyorum.

Biz Türkler siyaseti seviyoruz. Hollanda’da ikamet eden Türk kökenli vatandaşlar Avrupa’nın diğer ülkelerindekilere göre siyasette daha fazla aktifler diyebilirim. Bu bana göre büyük bir başarı ve iyi yönde gidiş, çünkü kendileri hakkında karar alacak mekanizmelerde söz hakkına sahipler. Bugüne kadar yönetiliyorlardı bu gün ise yönetime ortaklar. Artık yabancı kökenlilerden Belediye Başkanları, Daimi Encümen Üyeleri, Meclis Üyeleri, Milletvekilleri hatta Bakan Yardımcıları çıkıyor. “Bir çiçekle bahar olmaz” demişler. Madem demokrasi var o zaman herkes kendi görüşüne uygun parti seçmede özgür. Benim ekleyeceğim tek şey üye oldukları siyasi partilerde kafa sallayan, parmak kaldıranlardan değil, konuşan, fikir üreten, yönetim kadrosunda söz sahibi olanlardan olup, siyaset yapmalarıdır.


Siz de eski bir siyasetçisiniz. Yakında yerel seçimler var, tahmininiz nedir? (Bu soruyu yönelttiğimizde 3 mart 2010 seçimleri gerçekleşmemişti)

Yerel seçimler olduğu için genel değil bölgesel olarak düşünmek lazım. Kamuoyu araştırmalarına göre bu seçimlerde aşırı sağcı partilerin oylarını büyük oranda artıracağı sosyal demokratların ise oy kaybına ugrayacağı tahmin ediliyor. Hollanda’da ki yabancı kökenliler ve düşük gelirlilerin sosyal hakları konusunda büyük çıkış yapan D66 partisi ise bu seçimlerin en kazançlı partisi olarak görülüyor. Dediğim gibi küçük yerleşim alanlarında CDA sandalye sayısını korur, yabancılarında oturduğu büyük şehirlerde ise PvdA oy kaybetmesine rağmen denge sağlar diyorum.
Yazı ne zaman başladı?

On üç yaşımda şiir yazmaya başladım tabii onlara şiir denirse. Lise yıllarında bu çalışmalarımı daha da geliştirdim. Birde yöresel olarak sanatçıları örnek alıyor insan. Şiirde Adana’lı Ahmet Selçuk İlkan, düz yazıda ise Yaşar Kemal. Bunların kitaplarını okuyordum bol bol bu da bana ilham veriyordu. Küçük yaşlardan bugüne yazmış olduğum şiirlerimi “Dağarcığım” ismini verdiğim bir defterde toplamıştım. Daha sonra bunları kitap haline getirdim.


Öykü de var, şiir de. Hangisi daha yoğunlukta? Çalışmalarınızı biraz açar mısınız?


Öykü yazmaya Hollanda’da başladım. Öğretmen okulunu bitirip göreve başlayınca velilerin anlattığı hayat hikayelerini dinliyordum. Bu dini ayrı dili ayrı gurbet ellerde yaşadıkları olaylar benim ilgimi çekiyordu. Bunlar kağıt üzerine dökülmeli gelecek kuşaklara aktarılmalı dedim. Yazarkende anlayış seviyesi en düşük kişinin dahi anlayabileceği kadar açık ve anlaşılır şekilde yazmaya çalıştım. Seçtiğim öykülerden herkes bir ders çıkarsın istedim. Herkese okutabilmek için duru ve herkesin anlayabileceği bir dille darb-ı meseller, atasözleri ve dramatize ederek, imgelere önem vererek yazdım.

Evet, şiire gelince. Türk müzik dünyasında ilk melodi şiir akımının başlaması şiirde akıcılığı getirdi. Şiir klipleri çekildi, CD ler hazırlandı. Böylece yepyeni bir akım başladı. Yazılı basının yanı sıra görsel basın şiirin daha çok sevilmesini sağladı. Bu da diğer genç şairler gibi beni de kamçıladı. Daha çok şiir yazmaya başladım.


Yeni çıkan kitabınızdan bahsedelim, nasıl bir kitap? neler var? kimler var? kaç zamanlık bir emek? Bu süreçten biraz bahseder misiniz ?


Bizim Ece Edebiyat, Kültür ve Sanat Dergisi Yayınları arsından çıkan “Ölüm Teğet Geçti” kitabımda nostaljik şiirlerin yanı sıra değişik mesleklerle yaptığım röportajlar yer almakta. Şiirlerimin iskeletini; insan sevgisi, zayıfın, güçsüzün yanında olma, doğa ve vatan sevgisi oluşturuyor. Röportajlarımda ise topluma mesaj ağır basıyor. 45 yıl önce anne babaları işçi olarak gelmiş olan ve bugün ise başarıyı yakalamış onların çocuklarının çalışmalarına yer verdim. Kanada’da ikamet eden Sufi Müziğinin duayeni Mercan Dede, Almanya’dan Türk Halk Müziği Sanatçısı Güler Duman, Hollanda Çevre ve Doğa Ödülünü kazanan Sevim Zor, Rotterdam Belediye Başkan Yardımcısı ve Daimi Encümen Üyesi Hamit Karakuş, Hollanda Türk İslam  Kültür Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Arif Yakışır, Ressam, Heykeltraş ve Cam objesi Sanatçısı Saniye Bıldırcın, Müzisyen Semih Arıkan, İl Meclis Üyesi Zeki Baran ve Uluslararası sertfikalı kaynakçı İsmet Deringöl ile yaptığım röportajları bir solukta okuyacağınızı umut ediyorum. Bu kitap dört yıllık bir emeğin ürünü. Umarım kitap okurların beğenisini kazanır.


Her meslek ve ilgi alanından şahıslarla röportajınız var, ayrıca  konukların bir kısmı Hollanda toplumundan şahıslar, bir kısmı da Türkiye’den gelenler. Röportajlar sırasında bir farklılık oluyor mu? Sizin yaklaşımınız veya konuklarınızın tepkileri, ektileşimlerde farklılıklar oluyor mu?


Konuklarımdan olumsuz tepkiler aldım diyemem. Sadece randevu yapmak bir araya gelmek uzun zaman alıyor. Nede olsa hepsi Türk insanı Hollandalılar gibi saniye saniye randevularına sadık değiller. Bu arada kısa bir anımı anlatayım. Meslekten Hollandalı bir arkadaşımla bir görüşmeye gidiyoruz. Randevu yerine 10 dakika önce varmışız arkadaşım arabadan inmedi “Neden?” dedim. “Saatine baksana daha 10 dakika var” dedi. Bizde ise 10 dakika önceyi bırak yarım saat geç kalmalar bile normal sayılıyor. Diğer bir konu ise Türkiye’den gelenlerle yapılan röportajlarda, yazı taslak halindeyken görmek istiyorlar. O zamanda güvensizlik gibi bir ortam oluşuyor. Halbuki biz tarafsız ve objektif olarak gözlemliyoruz. Onlar ne anlatıyorsa yalın ve duru olarak onları yazıyoruz.


Kitabı Hollanda’daki (ve Türkiye’deki) okurlarınız nasıl edinebilirler?

Türkiye’de Bizim Ece Edebiyat, Kültür ve Sanat Dergisi’nden, Hollanda’da ise :mustafa_toga@hotmail.com’a müracaat ederek temin edebilirler.

Yeni çalışmalar, bekleyen projeler var mı?

Öyküler ve röportajlardan oluşan yeni bir kitap üzerinde çalışmalarım devam ediyor. Öykülerimin ana temasını gurbetteki ikinci kuşak insanlarımızın yanısıra Türkiye’ye kesin dönüş yapmış olanlar oluşturuyor. Röportajlarda ise yurtdışında başarıyı yakalamış genç nesilin çalışmaların yer verdim.

Merakla bekliyoruz, söyleşi için teşekkür ederiz.


| Dergiler, Hollandanın Türk Yazarları, sayı_17 | 6 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Bir sevgililer günü yazısı

01 Mar 2010

İsmail Polat

Sevgililer günü,

Sev kökünden gelen sevgililer gününe bir çoğumuz girerken sevdiklerimize çiçeklerin anlamları olan,beyaz gül:masumiyet,kırmızı gül:aşk ve seni seviyorum,pembe gül: gönlüm sende,sarı gül:sıcak sevgi,beyaz karanfil: temizlik,saflık,kırmızı karanfil:sevgi gibi renkleri düşünürken,hiç aklınıza geldi mi sevgiyle ilgili tüm çiçekler oluşan sarı glayor(kıskançlık)mor renk(Dul)renklerini almama tercihini? Birde bu renklerin anlamlarını bilmiyor da götürdüğümüz sevgilimiz bilirde,başka anlam çıkarsa baltayı taşa vuracağımızı düşündük mu? Diğer hediyeleri almak için daha önceden hazırlarız kendimizi.Hele birde bizi sevmeyen,biz ise onu sevgili olarak görüp, kötü hislerimizle peşine koştuğumuz birine sevgiyi daha iyi bir biçimde ulaştırmak,bizi sevmese de  beğenisini kazanmak için sevdiği çiçeği,elbiseyse rengini,eşya ise kalitelisini,parmağına göre alacağımız yüzük ise kurnazca parmak ölçüsünü öğrenmeye çalışırız.Alırken de acaba beğenip beğenmeme paranoyamız orta veya son merhalede.Sev kökünden gelen sevgili kelimesi; vur,kır,ateşe ver de,tıpkı dünyamızda günde öldürülen binlerin,açlıktan ölen binlerin kelimesine benzer bir kelimede olabilirdi. Senede bir defa sevgiyle ilgili bu kadar zaman harcayıp,büyük masraflar yapmak,sevgiyi bilmeyenlere ulaştırmak,sevgilimize birazda dargınsak bu fırsattan yararlanıp kabul ederse gönlünü almak ne kadar güzel değil mi? Her neyse biz sev kökünden olan sevgililer gününü kalktık öyle öğrendik,öyle taktım edeceğiz,öyle yazacağız,öyle gördük,öyle anlatacağız.Ne güzel değil mi sevmek? Sev ile sevgi,barış ile özgürlük kelimelerini duyduğumuzda ve uyguladığımızda içimiz mutlu,azalarımız her gerginlikten uzak bir ortamda his ederiz kendimizi.Ya bir de bizleri biri acıttı mı hiç? Eğer acıttıysa çekmiş olduğumuz o acı çok zorumuza gitmiştir. Allah bilir vücudumuzdaki tüyler diken diken olmuş, şah damarımız hızlı hızlı atmış,sevecen gözlerimiz gaddarlaşmış,dukalarımızın arkasındaki kesici mahluk dişler birbirine sürtünmüş,yüzümüzün ortasında duran,sanki büyük bir dağı temsil eden koca kaya gibi bazı büyüyen, bazı zamanlı veya zamansız kendini her yere sokan burnumuzda aldığımız derin ve sinirli nefeslerin alış verişleri,kullanmasını bilmediğimiz zaman kaypak dilimiz neler konuşmuştur neler.

Ne düşünürüz biri böyle bir şeyi bize söyledi veya yaptıysa? Onu aynı şekilde acıtmayı mı,yoksa ondan uzaklaşmayı mı,yoksa bir şeyler izah etmeyi mi ,dövmeyi veya sövmeyi mi seçerdik?

Böyle bir durumda varsayalım ki o an sev kökünden gelen sevgililer kelimesi aklımıza gelmedi,ikinci şık olan çirkin yolları seçtiysek,kendimizi nasıl his ederiz? Eğer düşünmüşsek iki seçeneğin arasında bocalar durmuşuz.Ama,sev kökünde gelen sevgililer kelimesini sürekli usumuzda taşımış isek,bize hakaret eden kişiye gülümseyerek, git kardeşim bu gün hava iyi git bu güzel havayı değerledir,cevap için yarın gel demeyi deneseydik ne olurdu sanki? Güzel sözlerimizle,mimik yanaklarımızla,tatlı bakışlarımızla cevap verseydik,o sert kişinin yüzündeki sert hatlar gevşeyecek,çatık kaşları ılımlı ve merhametli bakışlara yönelecek,yukarda tarifi edilen burnu aşağı doğru inip,olmaz yerlere sokulmaktan kurtulacak, dudakların arkasında ki vahşi dişlerin gıcırdaması geçecek,içinde bulunduğu stresten nefes alıp veremeyen nefes boruları derin nefes alıp verecek,sertleşip homurdanan dudaklar konuşacak, her tarafa dönen kaypak dil kaypaklıktan vaz geçip dökülecek güzel sözcüklere eşlik edecek ve bizde sevgiyi bilemeyen birine sevgiyi iletmiş olacaktık.

Evet her yıl sevgililer günü ilan ettiğimiz  14.02.(on dört şubat)günü gibi kötülüklere,savaşlara,açlığa,

ırkçılığa,ayırımcılığa,dinler arası yapılan ayırımcılığa

ve en önemli olan cinsler arası yapılan ayırımcılığa karşı bir gün ilan edip gönül gönüle vererek sevgilerimizi birleştirip,dünyayı tüm kötülüklerden arındıracak en güçlü en hızlı biçimde akan bir nehir oluşturmaya ne dersiniz?

Ben dün sevgilime hiç birinizin tahmin etmediği iki hediye aldım.

Çiçekçiye uğrayıp çok sevdiğim eşime bir dal kırmızı gül,bir dal beyaz gül,bir dal pembe gül,bir dal kırmızı karanfil yaptırıp,ortasına da sıcak sevgiyi andıran sarı gül koydum.

İkinci sürprizim ise ilk günü parmağıma taktığım nişan yüzüğümdü.Bu yüzüğü  nişanlanıp parmağıma taktığım birkaç günden sonra kimseler görmesin diye o kadar kıskanmıştım ki, yüzüğü yedi kat mumyalı beze sarıp boynuma takmıştım.Altmış beş yaşına gireceğim bu günlerde aynı sevgiyi hiç unutmadığımı anladım ve mumyalı beze sarılı yüzüğü çıkarıp eşimin parmağına tekrar takarken, tüm mutlulukların sevgiyi bilen ve hak edenlerin olmasını dileklerimize ekledik.

Bana göre en önemlisi de; sevgililer gününde harcamam gereken paranın bir bölümünü harcadım.Geri kalanın bir kısmını fakir ülkelere,bir kısmını kalp,böbrek,kanser ,doğayı korumaya gönül veren örgütler ile barış örgütlerine verdim

Sizinde sevgililer gününüz sevgi dolu olsun.

| Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Hiciv

01 Mar 2010

Can Sever

bir gölge ki karanlığımda parlıyor
aydınlıkta seçilmesi zor
gözüme güneşin kaçtı
gözlerimde güneşin kamaşıyor…

bir damla olup okyanusa düşsen
okyanus daha güzel olacak

gözlerinin içinde gezegen var
kajmeri meçhul.
küçük karnaval
venüsten uzak…

aynalar sana bakıyor
senin ‘sen’ olmana doyumsuz…
ayna ayna
bi anda dursa zaman
söyleyecek sana
susmadan…

dur yavaş
saçlarına tozlar konacak.
kanatsız ve mecburi uçuşlarda
rüzgarda nefs-i müdafaa…

gülüşündeki çocuk,
oyuncağını kaybetmesin hiç
terleyip üşütmesin…
olduğu yerde kalsın
büyümesin
ki sen hep böyle gül…

ayaklarını kaldır
yerlere basma…

gülüşün narin
kırılır.

sesi karamel tadında
gözlerindeki o çocuğa
dokunma…

hicivdir bu                                                                                                                                  bizi sevemeyen bir kadına.

| Dergiler, sayı_17, Şiir | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Mercan Dede ile Sufi Müziği

01 Mar 2010

Mustafa Toga

Sufi müziği çağdaş ezgilerle harmanlayarak kendine özgü bir müzik anlayışı ortaya koyan Mercan Dede nam-ı diğer Dj Arkın Allen (Arkın Ilıcalı), icra ettiği müziği kendini bulma yolunda bir araç olarak kullandığını ifade ediyor. Konser için geldiği Rotterdam’da görüşme fırsatı bulduğum Mercan Dede, dergimize samimi açıklamalarda bulundu. ‘ En iyi dostum, sırdaşım ’ dediği Ney ile birlikte çıktığı ‘ kendini bulma ’ yolculuğunun henüz tamamlanmadığını zaten bunun da mümkün olmadığını belirten ünlü neyzen, ‘ Kendimi bulma yolunda karınca adımlarıyla yürümeye çalışıyorum.’ şeklinde konuştu.

Sayın MERCAN DEDE, görüyorum şu an çok yoğunsunuz ama birkaç soru sorabilir miyim:?

Evet, gördüğünüz gibi sahne almama yarım saat var ve ekibimle birlikte son provaları yapıyorum onun için fazla zamanım yok, röportajı çok kısa tutarsanız memnun olurum.

Sizi anlıyorum, bende festivale son anda gelebildim, onun için kusura bakamayın hem fazla zamanınızı almak hem de konsantrasyonunuzu bozmak istemiyorum. Kısaca kendinizden bahseder misiniz:?

1966 da doğdum. Doğuya özgün sufi müziğinin ilahi geleneğini çağdaş müziğin tinilarıyla  incelikli bir şekilde harmanlayarak eskiyle yeniyi yani doğu ile batıyı birleştiriyorum. 1977 yılında ‘Mercan Dede Ensemble’ grubunu kurdum ve değişik sufi gruplarla Avrupa, Amerika ve Türkiye’de müzik çalışmalarına katıldım. Daha sonra 1988 yılında Kanada’ya göç ettim ve orada güzel sanatlar üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimi yaptım.

Müzikle ne zaman tanıştınız? Hangi enstrümanları çalıyorsunuz?

Altı yaşından beri ney taksimlerini dinleyerek büyüdüm. Küçüklüğümden beri ney enstrümanını dinlemek çok hoşuma gidiyordu. Sonra İstanbul’a, Üniversiteye ‘Basın Yayın’ okumaya gelmiştim, Çemberlitaş’daki Kubbealtı Cemiyeti’nde ney dersleri verildiğini duydum. Gidip  kayıt oldum ve neyzen Ömer Erdoğdu’dan uzun yıllar ders aldım. Aynı dönemde tasavvuf müziği ve kültürünün önemli aydınlarından olan ve bendir enstürimanının yaşayan en büyük ustası kabul edilen Nezih Uzel’den de bendir ve Türk ritimleri eğitimi aldım. Birçok çeşit müzik aleti çalabiliyorum.

Mercan Dede ismi nasıl doğdu?

O dönemde gündemde olan yazar İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ve Kitab’ul Hiyel adlı eserlerini okuyordum. İlk albümü yaparken kendi adımı kullanmak istemedim. Kendimi bir müzisyen gibi hissetmedim ve hâlâ da hissetmiyorum. Albümü yapıp altına Arkın Ilıcalı yazmak istemedim. Okuduğum kitaplarda Mercan Dede karakteri ilgimi çok çekmişti. O da serseri ruhlu ve serbest hareket eden bir karakterdi. Ve 1997 yılında çıkan ilk albümün ismini Mercan Dede olarak belirledim. İnsanlar Mercan Dede ismiyle yaşlı ve şişman bir neyzen beklerken, kısa, kırmızı saçlı, küpeli bir çocuk bulunca şaşırdılar. Zamanla ‘Mercan Dede’ benim ismim haline geldi.

Bir insanın kendisini bulması ne anlama geliyor?

Bir insanın kendisini bulması hayat boyu devam eden bir süreç insanın kendini tanıyabilmesi tanıtabilmesinden çok daha zor. Bu süreç tasavvufta anlatılan ‘Sema’daki dönme sürecinin başlangıcı. Semazen sürekli dönüyor ama her dönüşünde farklı bir yerde oluyor. Kendini bulma süreci de aynı şekilde. Hayat denilen yolculuk bu anlamda insanın gerçekten kim olduğunu, neden var olduğunu ve nereye gitmek istediğini keşfetme sürecidir. Herkesin kendine göre bir yöntemi, yolu ve adabı var. Benim için müzik kendimi bulma yönündeki en önemli araç oldu. Asla kendimi buldum diyemem çünkü mümkün değil. Ancak kendimi bulma yolunda karınca adımlarıyla ilerliyorum. Mevlana’nın söylediği gibi ‘Bir fiziki Kabe var o Mekke’dir. Bir de manevi Kabe var o da gönlümüzdür’ ve ‘Bizim dışımızda hiç bir soru ve cevap yok. Soru ve cevaplar hep bizim içimizde.’ İnsan yaratılanların içindeki en güzel ayna. Her şeyi yansıtma gücüne sahip. Kendimizi keşfetme süreci içerisinde yavaş yavaş gönül Kabe’si dediğimiz gönlümüzün içerisinde sizi bekleyen bir sevgili var. Bunu yakaladınız mı kendinizi bulursunuz. Tasavvuf bence insanın kendisini keşfetmesidir. ‘İnsanın kendini buldukça Allah’ı bulması’ diyebiliriz.

Tasavvufun sizde bıraktığı etki nedir?

Tasavvuf’u anlamak, anlata bilmek çok zor. Tasavvuf bir okyanus, bir derya gibidir. Herkes kendi kabından ne kadar alabiliyorsa o dur. Ben küçük bir çay bardağı kadar anlayışımla idrak etmeye çalışıyorum. Tasavvuf, bence insanın kendisini keşfetmesidir. ‘İnsanın kendini buldukça Allah’ı bulması’ diyebiliriz. Çünkü ikisi bir arada. Ve kendi kendini keşfetme sürecinde ortaya çıkan bir disiplin. Kendi içerisinde çok güzel safhaları olan bir disiplin olarak tanımlıyorum. İnsanın doğumundan ölümüne kadar ve hatta ölümden sonra da devam eden bir okul. Ben bu okulda kendimi bir ilkokul öğrencisi olarak görüyorum. Hayatımın sonuna kadar da ilkokul aşamasında kalacağım. Öğrendiğimiz sürece okyanusun ne kadar geniş olduğunu öğreniyoruz.

Doğu ve batı müziği birbirinden çok mu farklı?

Doğu ve batı müziği birbirinden ayrı değil. Müzik tarihine bakarsanız 18 ve 19. yüzyıllarda doğu ve batı müziği arasında fazla bir ayrım yoktu. Ayırmalar, Mevlana’nın söylediği gibi ‘Hep bizim ortaya çıkardığımız ayrılıklardır.’ Yine Mevlana ‘ Şaşı olan gözlerimiz düzeldiği zaman iki olan bir şeyi bir görmeye başlıyoruz.’ Aslında her şey bir. Müzik, sanat, din ve inançlar bir. İnsanlar bunları başarılı bir şekilde ayırmayı beceriyor. Ayrılıklar bizim mutsuzluğumuzun sebebi. Sazların tek başına bir anlamı yok. O sazlarla ne anlatmak istediğimiz önemli. Semazen dönerken bir yerde kalmıyor ve dönerken her şeyi bir noktada hissediyor. Ben doğu ve batı müziğini ayırmıyorum.

Ney’le vermek istediğiniz mesaj nedir?

Bildiğiniz gibi Ney insanı anlatıyor. Mesnevi’de Ney’i çıkartıp yerine insan kelimesini koyduğunuzda karşılığını buluyor. Aslında ney’in verdiği mesaj insanın verdiği mesajdır. Ney’in sesi bu dünyada yankı bulduğunda hiçbir perde kalmıyor. Ney benim en iyi dostum, sırdaşım bu dünyada. Ney’i vücut kulağıyla dinlerseniz başka mesaj alırsınız, gönül kulağıyla dinlerseniz başka mesaj alırsınız. Ayrılığın ortadan kalkmasıyla, sevgiliye kavuşma mesajı veriyor.

Yurtiçinde ve yurtdışında turneler düzenliyorsunuz, konserler veriyorsunuz şimdi de Hollanda’ya gelip Dünya Festivaline katıldınız. Böyle mültikültürel bir festivale katıldığınızdan dolayı neler hissediyorsunuz:?

Böyle bir daveti alınca seve seve kabul ettim. Rotterdam’da Dünya Festivalinin uzun yıllardır organize edildiğini duymuştum. Müziğin çok kültürlülük içerisinde kaynaştırıcı bir yerinin olduğuna inanıyorum. Festival programında gördüğüm kadarıyla İspanya’dan, Küba’dan, Sürinam’dan, Etopya’dan hatta Madagaskar’dan dahi müzik grupları katılıyor. Bu da müziğin uluslar arası platformda barışı, sevgiyi, hoş görüyü temsil ettiğini gösterir.

Sayın Mercan Dede zaman ayırdığınız ve göstermiş olduğunuz nezaketten dolayı teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Kusura bakmayın programımdan dolayı size fazla zaman ayıramadım. Ayrıca yayınlarınızda başarılar dilerim.

| Dergiler, Müzik, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Sadık Yemni’den yeni kitap: Zaman Tozları

01 Mar 2010

Haberler 

TekinsizX Dizisi Başlıyor

Türk fantastik edebiyatının usta ismi Sadık Yemni, yine çok konuşulacak, ellerden düşmeyecek maceralara imza atıyor: TekinsizX Vak’alar Hafiyesi Osman Demir’in Serüvenleri.

Zaman Tozları adlı bu ilk macerada Osman Demir, sıra dışı bir olayla sahip olduğu topçuk yardımıyla zamanı eğip bükebilen bir delikanlıya karşı mücadele ediyor.

Arkadaşları -bilgisayar dehası Terra Fuat ve okült uzmanı Keten Hoca- ile birlikte işin derinlerine indikçe, karşılarına bütün cinlerin babası olan Cânn’ın insandan olma oğlu Vakiteri, Amerikan Gizli Servisi, Tübitak ve tüm zaman bükmelerin altında yatan gerçek neden çıkıyor.

Ve tabii her şey soluk soluğa bir Sadık Yemni kurgusuyla akıyor.

AstreA yayınlarında

TekinsizX: Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, fantastik, bilimkurgu, polisiye karışımı, edebiyat eseri tadındaki tür için yazarın önerdiği bir terimdir.

Kimler ne dedi:

* Böyle bir eserin son okumasını yapmak, benim için inanılmaz derecede keyifli bir deneyimdi. Bu eserle Sadık Yemni’nin kuvvetli kalemini ve eşsiz hayal gücünü her satırda tekrar tekrar şahit oluyoruz.

* Uzunluğundan dolayı okumaya çekinenler için, sadece tek bir cümle kuracağım: “Tek oturuşta bitirdim!”

* Karakterleri öykü içerisinde o kadar çok özdeştiriyoruz ki kendimizle, bittiğinde pek az eserin sonunda meydana gelen o buruk tadı yakalıyoruz. Başıyla, sonuyla, gelişen olaylarıyla tam bir başyapıt.

* Bu arada yayın hayatına çok sağlam bir şekilde başlayan Buzul Dünya’yı da tebrik ediyorum.

* Enfes bir BK idi. Tadı hala damağımda..

* Lafı uzatmaya gerek bıraktırmayacak bir kitap olmuş. Sadık Yemni’ye saygılar, kitabın çıkmasında emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkürler.

* Bu hikayeyi ilk Kayıp Dünya’da okumuştum. Gerçekten de son derece keyifli ve güzel bir eser. Sadık Yemni’ye saygılar.

* Kapağı beğenmedim. Onun dışında bu harika romanı raflarda görmek gerçekten çok sevindirici. En kısa sürede temin edip bu eşsiz tadı bir de gerçek sayfalardan tadacağım.

* TekinsizX, çok kısa sürede edebiyatımızda başlı başına bir terim haline gelecektir. Buna yürekten inanıyorum…

* Dayanamadım e-kitabı okumaya başladım. Enfes! Çok keyifli, Sadık Yemni gerçekten savunduğumuz türleri hakkıyla icra eden bir yazar. Okuyun arkadaşlar Sadık Yemni kitaplarını.


| Dergiler, Kitap, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Uyanmak -1

01 Mar 2010

Melike Şenyüksel

UYANIŞ

Uyanmak. Bir iç kanama geçirdiğini fark etmek. Ve farkındalığınla söz konusu kanamaya başka bir ivme kazandırmak aslında olup biten. Farkındalıklarımın sessiz eşliğinde, yağlı bir ilmek kıvamında her şey, boynuma geçirilen.

Biten her şeyin ardından biten şeye dönüp şöyle bir bakıverme geleneğini çiğnemeli mi… diye sordum kendime kısık ses ve yüksek çözünürlüğü olan bir temkinlilikle. Hayır dedim sonra. Önce ezberden gelen bu yanıt, zamanla haklılığını gözüme soka soka meşrulaştıracaktı belki. Yüzleşmenin gerekliliği kime sorsam su götürmez bir gerçekti, tuhaftı aslında. Ağız birliği edilmiş bir kamusal kabul. Muhasebenin dayanılmaz hafifliği. Olup bitenin üzerinden bir kez daha geçmeliydi, bugün işlenenleri evde tekrar etmeliydi bir başka deyişle. Bu bakış hayatımızı şekillendirenlerden kalmış bize. Arkana bir bak. Bıraktıklarınla yüzleş. Sanki yola devam edebilmenin ön koşuluymuşçasına yüceltilen hesaplaşmalar. Yeniye yelken açabilme ehliyetinin ön sınavı. Yola devam diyebilmenin gerek sebebi.

Yaşadıklarını merkeze alıp, diş arasında kalan kırıntılarıyla tekrar tekrar oynayıp, ciddi bir geviş getirme seansı düzenlemek gibi her şey. Teşvik primi de yüksek üstelik. Aman iyi tarifleyelim,  iyi bilelim ne yaşadığımızı ne yaşayacağımızı. Aman yönümüzü yolumuzu bilelim. Eşeğimizi sağlam kazığa bağlamaya yönelelim. Yönelmeyenleri uyaralım hatta ayıplayalım… Bu kadar muhasebe bu kadar hesap bizi ciddi bir bilinmeze taşımıyor mu aslında. Bildikçe bilmeye çalıştıkça bir şeyleri, kendimizi tüm yalınlığımızı reytingi yüksek toplumsal çıkarımlarla allayıp pullayıp unutmuyor muyuz aslında yine kendimiz olanı.

Şablonların hayatı kolaylaştırdığı yalanını itiraf etmeliyiz artık birbirimize. Belki bu kocaman itiraf sonrası aşk geri döner bize ya da izini sürdüğümüz, yüzsüzce mezarını ziyarete gittiğimiz onca esrik duygu konuverir avuçlarımıza, uçuç böceği misali.  Kim bilir?

Acil bir eylem planı hazırlamalı belki de. Kendimize dönüş pusulası gibi bir şey.

Arama motorlarına karşı savaş açılmalı mesela.

Her türlü hazır bilgi paketinden, “Siz yorulmayın, biz sizin yerinize her şeyi düşündük…” patendini taşıyan her şeyden koyu bir refleksle kaçılmalı belki. Her hazır gıda paketi itinayla imha edilmeli, dondurulmamış gıdalarla dondurulmuş kimliklerimizi eritip yeniden dökümlemeli ya da dökümlemeyip serbest sıvısal bir formda Civa Adam misali salınmalı ortalıkta. Belki böyle olunca öteki kavramı da yakamızı bırakır. Kimbilir?

Melike ŞENYÜKSEL

PAGE   \* MERGEFORMAT 2

| Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Eski Istanbul Müzesi

01 Mar 2010

Sadık Yemni

Bir masalı bilimsel postule kuyusuna attım. Sonra kuyuyu ters yüz edip rokete yükseltgedim ve yüzümü göğe çevirdim. En parlak yıldızlardan biri göz kırpttı. Bir kurt deliğinden geçip yanına vardım. Neden kâinattaki bunca uzak bir yer bu kadar tanıdık geliyor? Bigbangdaşlık soluyorum adeta.
Diğer Kıyı Öykünmeleri – Yazi Meyyın

“Bir şey mi oldu?”
Siyah saçlı genç kadının sol arkasında duran sarı dev balon bütün göğün yarısını kaplamıştı. Güneş ardında kaldığı için gölgesi müthişti.
“İyi misin?”
Ağzımdan kelime çıkartabilecek durumda değildim. Nutkum tutulmuştu. Ansızın düşünce silsilemin önünden çekilen paravana nedeniyle yepyeni bir zihnin ufkuna dahil olmuş gibiydim.
“Sen… İyi misin?”
Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum, ama yeni gerçeklik ufkunun uyanışı muazzamdı. Baskındı. Kendimi bir uzay istasyonunda gördüm. Bir uzay mekiğindeydim. Yanımda ikisi kadın beş altı kişi daha vardı. Hepimiz astronot giysiliydik. Başlıklarımızın şeffaf siperliklerinin ardındaki yorgun yüzlerimiz neşe ve mutluluk ışıyordu. Çok büyük bir iş başarmıştık. Güneş sisteminde bir gezegene ilk kez insan ayağı değmişti. Dünyanın en yeni kahramanlarıydık.
“Başardık çocuklar.”
Bunu diyen kestane rengi saçlı kadın astronottu. Adı Manuella, hayır Mana. Meksikalı kadın astronottu. Kaptan yardımcısıydı. 39 yaşındaydı ve bekârdı. Defalarca yinelenmesine rağmen her telaffuz edildiğinde içimizde sevinç yaratan bir sözcüktü. Büyük bir badire atlatmış ve ölümden kıl payıyla sıyrılmıştık. Şimdi önümüzde büyük bir heyecan ve sevgiyle bizi bağrına basmak için bekleyen bir dünya vardı. Aileler, dostlar, ün ve servet. Karımı, üç yaşında bıraktığım kızımı düşündüm. Kızım şimdi altı yaşındaydı. Babası motorları olan, uzayda hareket eden dev bir konserve tenekesi içinde geçirilen üç koca yılı bitirmişti. Sevincim tarif edilemez boyuttaydı. Birazdan iki haftalık karantina için yörüngedeki bir istasyona alınacaktık. Kenetlenme işlemi neredeyse tamamlanmıştı. Daha geniş ve özellikle dünya manzaralı değişik bir yere duyduğum özlem yer kabuğunda bulduğu bir çatlaktan yükselen mağma gibiydi.
“Şimdi nasıl?”
O sarı top normal boyutlarına dönmüştü yeniden. Terasta hemen arkalarındaki masada oturan genç çift alçak sesle bir şeyi tartışmaktaydılar. Kısa saçlı sarışın adam kadının elini tutmuştu. Kumral kadını arkadan görüyordum. Sutyeninin askılarını belli eden zeytin yeşili dar bir tişört giymişti. Öne eğilmişti. Başının duruş şeklinden ağlamak üzere olduğunu hissediyordum. Daha sonraki masa boştu. Başımı sola çevirdim. İçerideki masalardan bazılarında oturan insanlar vardı. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, bordo renkli yelekli garson kapının ağzında durmaktaydı. Kimse bir şey istemediği için düşüncelere dalmıştı. Yirmi başlarında falan olmalıydı. İsmini çıkaramadığım bir futbolcuya benziyordu.
“Geçti değil mi?”
Geçti kelimesi sanki geçişlen komutu gibi olmuş tekrar uzay gemisine dönmüştüm. Bu defa belleğim daha harlıydı.
“Koyaanisqatsi. Koyaanisqatsi’ye ne oldu? Arkadaşlarım. Karım ve kızım… Sen kimsin? Burası… Belleğim niye tutuk?”
Kobalt mavisi gömlek giymiş, siyah saçlı genç kadının yüzündeki endişe yerini bir çeşit kararlılığa bırakmıştı. Gözlerinde anlayış zerreleri kıpırdaşıyordu. İnce dudaklar, azıcık kemerli bir burun ve iri siyah gözler. Güzel değildi, ama dokunaklı bir çekiciliği vardı.
“Neyi bilmek istiyorsun?”
“Kimsin sen?”
Kadının yüzünde beliren tereddüt kısa sürdü. Dürüst yan hakim olmuştu sanki.
“Adın Doğan Başatura.” Dedi. “Bu kentte doğdun. Mars’a yollanan Koyaanisqatsi adlı gemideydin. Uzman navigatör olarak. Bir sorun çıktı… Gidiş yolculuğunun son haftasında yerle bağlantınız koptu. Sonra… Çıkageldin. Bunun ne kadarını hatırlayabiliyorsun şu anda?”
“Dört gün boyunca yerle ilişki kuramamıştık. Dönüş yolunda. Mars’a indik. Ben ana gemide kalan ekipteydim. Sonra dönüş yolunda…”
Dönüş yolunda çekilen sıkıntıların ayrıntısı doluştu beynime. Durmadan bozulan ve tamir isteyen aparatlar bizi hayatımızdan bezdirmişti. Birkaç kez ciddi yıkımın eşiğinden dönmüştük. Mars kayıtları silikti ama. O anlara ait görüntüler yoktu beynimde. Mars’ı düşündüğümde gördüğüm Mars filmlerinden sahneler doluşuyordu bellek ekranıma. Tatsız bir şeyi duymak üzere olduğum duygusu çok güçlüydü. Kaçınılamazı ıskalayamazdım.
“Belleğimde… Ne oldu? Daha önce, adınız ne?”
“Serpil. Liseden arkadaşınım.”
Serpil’i hatırlıyordum. İlk kez bir arkadaşın partisinde öpüşmüştük. Çok önceydi. Başka serüvenler yaşamış ve evlenmiştim. Şimdi altı yaşında olması gereken bir kızım vardı.
“Sen o değilsin.” Dedim. “Çünkü kızı en az on beş yıldır hiç görmedim. Tek bir kez uzaktan bile. Zaten çok kısa süren bir ilişki yaşamıştım.”
Genç kadın gülümsedi. “Ben oyum.”
“Anlatıcak mısın her şeyi?”
“Bir şey daha içer miyiz? Yeşil çay?”
“İyi.”
Kadın garsona bir işaret yaptı. Delikanlı başıyla olumlayarak içeri girdi.
“Şu anda neredeyiz Doğan?”
Omuzlarımı silktim ve “Kadıköy’deyiz.” Dedim. “Deniz Yıldızı kafesinde.”
“Hangi yıl?”
“2024 eylülü.”
“Mars yolculuğu ne zaman başlamıştı?”
“2021. Unutulmaz bir yıldır yaşamımda.”
“Bizler için de öyle oldu.” Genç kadın konuşmasına ara verince sessizliği soğuk bir şeyler doldurmaya başladı. Duymak üzere olduğum şeyden korkmaya başlamıştım.” 2021 doğru. 2 Haziranda yola çıktınız. Bir yıl iki ay sonra yerle ilişkiniz kesildi, ama bu 4 gün sürmedi. Tam 143 yıl sonra geri geldiniz.”
“Yani?”
“Mars’a inilmedi ve şu anda 2165 yılındayız.”
Yaşadığım şok bayağı ağırdı. Filmlerde ve öykülerde bu tür haberleri duyanların abartılı davranışlarını biraz küçümserdim hep. Gerçek başkaydı.
Soğuktu. Aşılamaz naturalıydı.
“Evliydin ve yolculuğa çıktığında üç yaşında bir kızın vardı. Kızın mutlu ve uzun bir hayat yaşadı ve bundan 51yıl önce 96 yaşında vefat etti. Ardında çocuk bırakmadı. Karın ondan çok önce geçti gitti eski tabirle.”
Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde yüzüne bakınca kadın devam etti.
“Ansızın kapımıza dayanınca önce yabancı bir tasallut sandık normal olarak. Keşif gemimiz sizin geminizin gerçekliğini saptayıp bize bildirince içeri girip duruma baktık. Sekiz astronottan sadece ikisi sağdı. Sen ve Mana denen Meksikalı kadın. Geminizi uzayda imha etmeye karar verdik. Çünkü bir kurt deliğinden geçip kimbilir nelere gitmiş ve geri dönmüştünüz. Başka türlü bu kadar zaman aynı yaşta ve sağ kalamazdınız. Düşman taraftan bize açılan kapının anahtarı olabilirdiniz. Sizleri yeryüzüne getirmek konusunda Birleşik Dünya Güvenlik Konseyi oylama yaptı. Exobiyologlar da karşıydı. Uzaydan bize öldürücü virüs taşımanız ihtimali vardı. 14’e 12 ile yaşamanıza karar verdiler. Bir çeşit vefa borcu. Gemiyi imha ettik. Sizleri yeryüzüne getirdik. 143 yıl takdir edersin ki çok uzun bir zaman. Dünya inanılmaz derecede değişti. Sana buraya uyum sağlatabilmek için uygun bir yer bulduk ve ortamı uyarladık.”
“Bu… Burası uyarlanmış bir yer mi yani?”
Genç kadın gülümsedi. Bakışlarında içtenlik ve merhamet vardı. “Dünyada artık beton yığınlarının içine sıkışmış yoğun hayat birimleri yok. Robot yapımını robotlara bıraktık. Bütün elektronik ve mekanik düzenlemeleri de. İş hayatı, ticaret, ekonomi, tarım, teknoloji denen anlayış çok değişti. Buna uyum sağlamanız mümkün değildi. İnsan kalıbından çok taştı Doğan bey. Bu taşma, gelişme uzaya pek fazla yansımadı. Yeryüzünü değişik bir şekilde deneyimlemeye başladık. İnsanlar ilk kez kesiksiz bir huzur ve güvenlik ortamındalar. Eski aile düzenini anımsatan kümeler kuruluyor ve yenileniyor. Kimsenin aç açıkta ve bakımsız kalması mümkün değil. Hapisane diye bir kurum yok artık. Suç yok çünkü. Uzay fethi duygusu da çok yavaşladı. Her zaman küçük gruplar çıkıp bunu savunuyorlar, ama genel ruh hali değişti. Güneş sistemini kolonileştirdik. Daha ötesi şu sıralarda pek fazla ilgi çekmiyor. Sadece marjinal gruplar, çok sınırlı harcamalarla evrenin çeşitli yönlerine açılıp durmakta. Şu ana kadar hiçbiri bir başka zekayla temas kuramadı. Mesafeler hâlâ çok fazla. Sizi yutan kurt deliği de bir daha görünmedi.”
Etrafıma bakındım. Kulaklarım uğulduyordu. “Burası Istanbul değil mi yani artık?”
Garson çayları getirince kadın gülümsedi ve teşekkür etti. Sonra çay fincanının içine bir küpçük şeker attı. Kaşıkla karıştırdı. “Artık ne Istanbul, ne New York, ne de Sanghai var. Küçük şehirlerin tamamı yeni ortama uyarlandı. Dünya üzerindeki yirmi bir eski metropol müze olarak korundu. Pek revaçta olan müzeler değildir onu söyleyeyim. Çünkü insanların beyni değişince, hisleri de güçlendi. Büyük şehirlerin eskiden kalan ışımasından rahatsız olanların sayısı arttı. Ziyaretçisi giderek azalan yerler oldular.”
Beşiktaş vapur iskelesine telaşla koşuşturan insanlara, denizde seyreden vapurlara ve bir simit parçası kapmak için hazırlanan martılara baktım.
“Peki bu insanlar?”
Kadın çayından bir yudum aldı ve “Müzeler eksiksiz noksansız mazinin aynasıdırlar.”
“Bu insanlar… Sen, şu arka masada oturanlar, nesiniz peki?”
“Elimi tut.”
Otomatikman dediğini yaptım. Kadının elinin ısısı, yumuşaklığı, rengi her şeyiyle normal bir insan eliydi.
“Çayından bir yudum alın.”
Dediğini yaptım. Şeker koymayı unuttuğum için biraz buruktu, ama bildiğimi tanıdığım yeşil çaydı.”
“Bir fark hissedebildin mi?”
“Çok başarılı bir simulans yani?”
Öyle bir şey yok artık. Bunlar öykülerde ve eski filmlerde kaldı. Zihinlerimizi yenileyince ve teknolojik sıçramaları arkamıza alınca çevremizdeki evreni bayağı interaktifleştirdik. Bu nedenlerle bir yerde sıkış sıkış oturmamıza gerek kalmadı. Cetvel ve pergelle çizilen içkapatıcı düzenlikler sonsuza kadar bitti. Amorf yapılanma söz konusu. Artık aynı anda sayısız yerde olmak mümkün. Ne temel ihtiyaç, ne de prestij olarak bir sıkıntı kalmadı. Yalnızlık sadece sözlükte varolan bir kelime. Bunalım, depresyon, paranoya ve Koyaanisqatsi de öyle. Hopi dilinde çılgın yaşam, karmaşık yaşam, dengesiz yaşam, parçalanmış yaşam anlamına geliyor değil mi? Bütün bunlar mazide kaldı. Yumak aileler, akrabalıklar kuruldu. Her şey gerçektir. Şu gördüğün martılar, deniz suyunun tadı, şu garson, ben, hepimiz gerçeğiz. 0 ve 1’lerle bir ilişiğimiz yok.”
Kadının sözlerini kelimesi kelimesine doğru olduğunu seziyordum. “Benim rahatsızlığım nedir peki?”
“Beynin bizden farklı. 8000 yeni fiil var şu anda gündemde. Eskiden bir çırpıda elli fiil kullanabilenlere entelektüel denildiği zamanları hatırla. Diller değişime uğradı. Aparat kullanımı bayağı çetrefilleşti. Beyinlerin hipokamp bölgesi çok değişti.Kıvrımları inanılmaz arttı. Eğitim doğuştan ölüme kadar kesiksiz sürmekte. Her an yıkılıp giden, göz açıp kapayana kadar yenilenen sistemin göbeğinde yaşanıyor. Maharet haleleri yardımıyla bunların içine uyum sağlıyoruz. Sokaklar eskisi gibi birbirlerine diğer sokaklar aracılığıyla bağlanmıyor. Sayısız geçitler, emiciler, taşıyıcı alanlar var. Bunların içindeyiz. Her şey molekül molekül hesaplanıyor. Aşk ve seks de bu tür bir sürecin içinde. Eşleşme kriterleri çok değişti.”
“Moleküler muhabbet yani?” dedim.
“Aynen öyle. Yiyecekler içecekler, iç organlarımızın salgıları falan da değişti. ve Maddiyatı yeniden yorumlamış yatay bir medeniyetiz. Teorik matematik öğrenme yaşı üçten başlıyor. Manyetik alan sorunu da başka bir kalem. Beyinlerimiz ve bedenimiz bu alanlara adapte oldular. Senin gibi zamanında üst düzey zekalı olan, iki üniversite bitirmiş, çok sıhhatli biri ki, kaç bin kişi içinden Mars misyonu için seni seçtiler, sen bile bu ortama uyum sağlayacak durumda değilsin. Daha… Daha saatlerce anlatabilirim Doğan. Seni uyarlamak için çok çabaladık. Olmuyor. Bu son testti. Olmuyor. Az bellekli bir bilgisayara en yeni programların yüklenememesi gibi biraz. Maalesef aramıza katılman mümkün değil. Bu nedenle yeni bir karar aldık.”
Kadının yüzüne bakakaldım. Kalbim heyecanla atmaya başlamıştı. Çöpe mi atılacaktım acaba?
“Burada, bu şehir 184 yıl önce dünyaya gözünü açtığın yer sonuçta, Eski Istanbul Müzesi’nde kalacaksın. On beş milyon insanla birlikte. Metrolar, taksiler, otobüsler, oteller, restoranlar, hastaneler ve aklınıza gelen her şey kullanımda. Sana aylık 3022 lira maaş bağlanacak. Birinci sınıf sağlık sigortan, sıfır kilometre bir araban ve kalacağın bir evin olacak. Semti ve eşyalarını kendin seçebilirsin. Bunun için ayrıca ikramiye verilecek. Arabalara dikkat et seni ezebilirler. Birisi yumruğunu indirirse burnun yassılaşacak. Yediğine içtiğine de dikkat et. Her şey gerçek. Ben de burada olacağım. Bir şey daha. O gördüğün simulasyon filmlerini unut. Burası gerçek. Tıpkı evrenimiz gibi şehir sonlu, ama sınırsız. Hiçbir zaman gerçeklik dışına taşmayacaksın yani.” Kadın bunu derken pantolonunun arka cebinden aldığı bir kartı bana uzattı.
“Telefon edersen gelirim ziyaretine. Hayatımda ilk öpüştüğüm erkeksin.”
Karttaki ismini yüksek sesle okudum. “Serpil Candan. Şirket danışmanı.”
İçimden sen o kız değilsin demek geçti, ama bezgince yüzüne baktım.
“Müze bekçisi mi oldum yani?”
Kadın gülümsedi. “Sayende müzeye ilgi artacak sanırım. Bir şey daha… Sana hoşuna gidecek bir sürprizim var. Mana. Bir iki dakika içinde buraya gelecek. O da aynı durumda. Yalnız kalmayacaksın. Milyonlarca hayat var ayrıca çevrenizde.”
Genç kadın doğruldu. Orta boylu, mevzun vücutlu genç bir kadındı. Taş çatlasa otuz yaşındaydı ve Serpil’in inanılmaz derecede benzeriydi. Çantasını açtı. Krem rengi kalınca bir zarf çıkarıp bana uzattı. “Bir otele yerleş. Kendine ev ara. Döşe. Sanırım Mana beraber oturalım teklifine itiraz etmeyecek. Çünkü Eski New Mexico Müzesi’nde yalnız kalmaktansa burada olmayı yeğledi. Erkekler yer konusunda sanılanın aksine daha ısrarcı oldukları için sana o tarafa gitmeyi önermedik. Kadın burada turist sayılır yani. Ona göre davran.”
Serpil bana dostça sarıldı. Bedensel hususiyetleri tanıdık bildik kadınlardan farksızdı. Ten kokusu, parfümü de öyle.
“Hoşçakal Doğan. Belki görüşürüz yine.”
“Güle güle Serpil.”
Genç kadın kollarını çözerek memnuniyetle gülümsedi ve sol gözünü çapkınca kırparak çekti gitti. O kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeriye Mana girdi. Üzerinde alacalı bulacalı ince bir yazlık elbise vardı. Kestane rengi uzun saçları, makyajsız esmer yüzüyle çok hoş görünüyordu. Gemideki kılığından çok farklıydı. Kısa topuklu beyaz ayakkabıları çok yakışmıştı.
Kadın etrafa bakındı. Beni görünce neşeyle el salladı ve olduğum yere seğirtti.
Ayağa kalkıp kadını karşılamaya hazırlandım.
“Doğan seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin.”
“Ben öyle Mana.”
Kadın sımsıkı sarılınca ben de aynı şekilde karşılık verdim. Parfümü başımı döndürmüştü. İnsanlarla birlikte havaya yükselen dev sarı balona bakıp içimi çektim. İki kadından hangisinin daha gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünmekteydim.

| Dergiler, Öykü, sayı_17 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

KOMPO-SİZ-YON

01 Mar 2010

Hasan Türksel

GİRİŞ

Olan bitenlerden beni sorumlu tutanların sayısı hiç de az değildi hani. Tamam kabul ediyorum, arkadaşımı etkilemiş olabilirim ama o da kazık kadar adamdı yani. Boyuna, cüssesine bakacak olursanız mangalda kül bırakmayan bir kabadayıdan farkı yoktu. Genç yaşta kocaman bir adam gibiydi. Gerçi o dönemler geçeli bayağı oldu. Babalarımızın 68’li fotoğraflarında kaldı bıyıklı, sakallı kocaman adamların öğrenci kostümünde sırıtmadan çapkın bakışları. Bizimkisi 1,90 boyu ile evde -kedi misali- aşk romanları okuyup, tüm gün televizyon dizileri izliyordu benimle tanışasıya kadar. Koluna bilezik takıp, neredeyse ablasıyla bijuteri mağazasında alışveriş yarışına giriyordu. 80 sonrası büyük şehirlerde doğan genel bir genç-erkek profilinin özetidir bu anlattığım. Tabiki istisnalar vardır. Mesela kendimi örnek vermek isterim. Böylelikle her şey daha net anlaşılır sanırım.

Bizim dönemimizde alışılmışlığın dışına çıkmak ayrı bir uğraş ve disiplin gerektiriyordu. Onca rehber kitabı okurken, kendini bulma yolunda verilen örnekleri harfi harfine yerine getirirken ne zorluklar çektim bilemezsiniz. Elde ettiğim sonucun bir zaman kaybından başka bir şey olmadığını öğrendiğimde ise haftalarca sokaklarda kimseyle konuşmadan dolaştım. Koca kentte içmek için meyhane aradım ama bula bula 3 kadehten sonra 50’lik hatunların kucağıma yollandığı mekanlar buldum Basmane sokaklarında. İkiçeşmelik yokuşuna çıkıp bir de oradaki meyhanelere bakayım derken başıma gelenleri hiç anlatmadan hayal gücünüze havale ediyorum.

Şokun etkisi geçerken sakallanıp, elim kalem tutmaya başladı. Madem kitaplar kandırmıştı beni bu da bir sonuç olmalıydı. Ha, bi de okunmuş onca kitabın meraklısı bayanların etrafımda olmasının gelir-gider dengesinde önemli bir yer aldığını söylemeliyim. Ama güzel İzmir kızlarını tozlanmış bu öyküleri dinlerken göremezdiniz. Sevmezlerdi kitap okumayı. Şöyle sağlam edebiyata bulanmış aşk romanlarını okumadan aşık olmak isterlerdi hep. Ben de tüm öfkemi diğer kızlardan çıkarırdım. Hani onlarda yanımdan gitse bunalıma girip, okuduğum üniversitenin meşhur deliler hastanesinde soluğu almam içten bile değildi.

Konuya nerden girdim nereye geldim. Konu ben değil arkadaşım Cem’di. Cem, 80 yılı temmuzunda doğarken yeni bir dönemin çocuğu olduğunun henüz farkında değildi. O vakitler kimsenin gelecek ile ilgili bir kaygısı yoktu. Bu lafımdan yanlış anlayanlara şöyle açıklayabilirim cümlemi. Yani kimsenin geleceği düşünecek, yatırım yapacak bir zamanı yoktu. Başa gelen dertler bir değildi, hayal etme odacıkları küçücüktü. Hayal edenleri de odalara hapsetmişlerdi zaten. O dönem nere şu an nere desem yeridir yani.  81 yazında, Çeşme Alaçatı’da babamın komşumuz Rüstem Amca’yla konuştuklarını yazdığı günlüğü okuyunca anladım bunu. Ne demiş pederim: Rüstem bak bu uzo şişesini almak için  Sakız’dan gelen Hristos’a ekstradan 5 lira verdim. İkinci bardakta sarhoş olursan bir daha gözüme gözükme ve arkadaşlığımızı kes ona göre! Sonra da eklemiş: ulen Rüstem ben de seni adam bilirdim.

Her şeyin başı şu gavur televizyon derdi kendisi Rodoslu babannem. Gavur deyince akla hep diğerleri gelmez mi zaten? Ama haklıydı. İyi ya da kötü başımıza gelenlerin çoğunun öncüsü olmuştu bu karakutu. O da olmasa ortaçağın biraz kotarılmış halimizi nedense düşünemiyorum. Ne olurduyu, nasıl olurduyu hayal edemiyorum. İnsanın gelişmişliğin tersi istikametinde hayal kuramaması ilginç değil mi? Mesela televizyon da olmasa, okuğumuz kitaplarda zaten olmayan yakın tarihimizle bomboş bir A4 kağıdı gibi beyinle yaşayıp giderdik sanırım. Diğer taraftan televizyonun da bizi kocakafalı yaptığına ilişkin bir çok çalışma vardı. Örnek olarak gösterilen Amerikalılara gülerek tüm gün televizyon başından ayrılmayan tanıdıklarımın sayısı hiç de az değildi hani. İyi ki o araştırmayı burada yapmamışlardı.

Dünya 90 ve 2000’li yıllar aralığında 2 dönem atlatmıştır bana göre. Televizyon devri ve internet devri. Neyse, dağılmayalım. Cem, hızlandırılmış bir film gibi olan  hayatına doğduğu gün itibariyle 3 devir sığdırmasından başı dönmüş bir halde yürürken bana çarptı. Söylediğim doğrudur. Üniversitenin aynı bölümüne düşecek denk zekamız olduğunu bilmenin acısını yaşayacağım ilk gün, iri cüssesi ile sınıfa girerken arkadan bana çarptı. Ben de henüz genç ve ilk gün sarhoşluğunda olduğum için tanıştık, eğitimimiz boyunca hep yan yana oturduk. Neredeyse hiç ayrılmadık. Hatta onun kuzeni ile iş pişirecek kadar ileri gittim. Bundan tabiki onun haberi olmadı.

1-Ben, gezgin ve para tutmasını bilmeyen bir babanın üçüncü çocuğu iken, o ise ticaret erbabı bir Bay Arada Bul’un tek erkek evladıydı. Babasına bu lakabı veren bizzat Cem’in kendisidir, benimle bir alakası yok yani. Sürekli yurtdışı seyahatleri sebebiyle, yaş günleri dahil yıl boyunca 7 bilemedin 10 gün görebileceğin bir kişiydi kendisi. Bu günlerden birine kazara rastgeldiğimde ise kendimi en az Cem kadar şanslı hissetmiştim. Hatta heyecanlanmıştım. Benim peder Gezgin Fikret (bu lakabı şimdi uydurdum) ise yabancı memleketleri ben doğasıya kadar gezdikten sonra Alaçatı’ya gelip, kadehli hikayelerin yazarı olmuştu. 2- Cem, kolejli bir kişiyken bense devlet okulunun havasını solumuş bir gençtim. Yani hem alaylı hem de okulluydum. Tanıştığımız ilk gün çıkmıştı bu bilgiler ortaya. Deşifre olmuştuk. Ben nedense 1-0 mağlup bir duyguyla eve dönerken, Cem’in ne hissettiğime ilişkin fikri dahi olmadığına emindim.

GELİŞME

Ülke ekonomisinin yıllar geçtikçe büyümesi ile halkın fakir kesiminin yüzdelik dilimde kocaman bir pasta haline gelmesi birbirine paralel ilerliyordu. Bunu  iktisat eğitimi alan bir kişi olarak daha yakından görmek beni telaşlandırıyordu. Bir şeyler yapmam gerekiyordu ama neydi o? Nasıl yapardım o şeyi, bilmiyordum. Yine de haftalar boyu kendimi 3 metre karelik odama kapatıp kalın kalın ekonomi kitapları okudum. Eğriler çizdim, örümcekler yaptım ama doğrusunu söylemek gerekirse işin içinden çıkmak pek mümkün olmadı. Umutsuzluk ve çaresizlik yanıbaşıma sokulduğunda ise kendimi yeniden İzmir’in canım sokaklarına vurdum. Meyhanelerden ağzımın payını aldığım ve üniversiteli öğrenci sıfatını taşıdığım için bu sefer disko, klab gibi mekanlara takıldım. Hiç duymadığım müzikler dinledim. İtiraf edeyim neredeyse hiçbirini sevmedim. Benim pederin 10 yaşımda bana zorla rakı içirdiği güne benzer bir ruh halindeydim o mekanlardaki müzikleri dinlerken. Neyse ki çok uzun sürmedi bu dönem.

Peki Cem ne yapıyordu? Dedim ya onun hayata yönelik bir derdi yoktu. Okula başlar başlamaz kendine çirkin mi çirkin musevi bir kız arkadaş bulup, umutsuz bir aşka yelken açtı. Vazgeçirmeye çalışsak da fayda etmedi. Daha sonra ben de onun başka ama güzel yahudi arkadaşıyla tanışınca beraber takılmaya başladık. Kızların evinde oyunlar oynadık, pizzalar ısmarladık, İzmir modası kıyafetlerimizle Alsancak’ta en popüler kafelerde oturduk, sinemaya gittik, el ele tutuştuk falan filan. 18 yaş deneyimi işte, siz de yaşamışsınızdır. Sonra ayrıldık, barıştık, tekrar ayrılıp, yine barıştık tabi. Kapitalizm damarlarımıza işlemişti adeta. Bir ara ben kendimden geçip birkaç hanımefendi ile aynı zaman diliminde beraber olmaya başladım. Cem ise takılıp kalmıştı musevi kızında. Sonra avcunu yalayacaktı ya önce bir  bulutların üzerinde gezinmesi gerekiyordu. Fazla özel hayata girmeden konuyu kapatıyorum. Musevi bacımız okul biter bitmez Cem’den ayrıldı ve musevi bir oğlanla evlendi. Bizimki ise salya sümük günlerce ağladı. Ağlar ağlar durur dedik ama inanın bir ara umutsuzluğa kapıldık. Ben dedim git din değiştir, hatta haham ol diye fakat teknik arıza çıkacağından bu fikir daha doğmadan öldü. İşte okulu bitirdiğimiz bu dönemde, daha sonraları beni sürekli töğmet altında bırakan, olanların tüm faturasının bana çıkarıldığı, Bay Arada Bul’un bile beni telefonla arayıp Cem’den uzak dur ihtarı yaptığı bir zaman aralığı yaşandı. Oysaki ben onun için en iyisini yapmıştım.

*

Okul bittiğinde diplomalarımızın aslı olmasa da bir bir geçicilerini aldık. Gerçek belgeyi 5 yıl sonra alabilirsin dendi. Kimse sormadı neden diye; biz ki milenyumu gördük altı üstü bir belgenin orjinalini nasıl olurda alamayız demedik. Zaman ilerledikçe bazılarımız gerçek  sebebini anladı. Demek istiyorlardı ki, sen önce bir çık dışarı, gerçek hayatı gör, ara bul bakalım iş bulabiliyor musun. Hem erkeksen askere git-gel önce. Sonra gazete ilanları, eş dost tanıdık derken 5 yıl yeterli bir süreydi. Üniversite sonrası mastır programı gibiydi maşallah. Biz de katıldık bu programa, sınavsız, kefilsiz vatandaşlık numaralarımızla.

Askerdeyken bir gün Cem’e telefon açtım. İlk kez ayrı düşüyorduk. Dile kolay 6 ay; o vatanın en doğusuna giderken ben İzmir sahilinde askerlik yapıyordum. “Bir planım var” dedim. “Yurtdışına gitmelisin sen, yabancı dilin çok iyi hem de Bay Arada Bul sana yardımcı olabilir.” Ben, askerlik sonrası babamın kumaş dükkanının başına geçecektim. Belki uzun vadede onunla ortak ticaret yapabiliriz düşüncesi üzerinde hiç durmadan düşündükçe mantıklı gelmeye hatta mutlaka yapılmalıya dönüşmüştü zihnimde. Her zamanki gibi ne hayır ne de evet dedi Cem. Biraz üsteleyince ise konuya benden fazla sahip çıktı. Ona dedim ki “bu ülkede yaşam zorlaştı, beyin göçleri mübadele değişimi gibi milyonları bulmak üzere, sen de vakit geç olmadan onlara katılmalısın. Bunu hem kendin hem de bizim için yapmalısın.” Telefonun diğer ucunda soğuktan iyice hızlanmış nefesini duyarken kararlı bir şekilde ‘Tamam’ dedi. Telefonu kapattık.

Askerlik dönüşü kafa dinleme tatilinden sonra hazırlıklara başladı Cem. Bu plandan dolayı annesi Mübeyye Hanım ve ablası Yankı beni adeta düşman görmüşlerdi. Kocası Bay Arada Bul’u yurtdışına kaptıran annenin sözlerini kabul ediyorum da ablaya ne oluyordu onu anlamıyordum. Kendisi fırsatını bulur bulmaz kapağı yurtdışına atacağını söyler dururdu. (Bu arada kapağı yurtdışına atma sözü çok uzun yıllar popüler kalan ender deyimlerden biriydi.) Cem’in benimle görüşmesini istemiyorlardı. Şimdi düşünün adam 23 yaşında, iri bir cüsse, elinde geçici iktisat diploması ve  askerlikte cepte ama benimle görüşmesi engelleniyor. Ben de siz bilirsiniz, benimki bir fikirdi sadece, karar Cem’in deyip yanlarından ayrıldım. Bu baskılar sonuç verince bir süre görüşmedik. Araya yaz girdi zaten. Ben de Alaçatı’da kum, deniz, güneşle meşgul oldum.

Sıcak mı sıcak bir temmuz ayı geçerken, sonunda telefonum çaldı. Sonunda diyorum çünkü er ya da geç onun arayacağından emindim. Annesinin konu hakkında yumuşadığını ve ona yardım etmemi istiyordu. Fakat Mübeyye Hanım kendisine bir kuruş vermeyeceğini açıkça dile getirmişti. Telefonda sesi kötü çıkınca onu hemen Alaçatı’ya davet ettim. Hem yüzeriz hem de burada olanları konuşuruz diye de teselli etmeyi unutmadım tabi. O zamanlar çok eski olmasa da henüz ikoncalar, cancanlar yerleşmemişti Çeşme’ye. Kendi halimizde bir kasabaydık. Kumsalda takılmak için yanınıza deste deste para almak zorunda değildiniz. Neyse, Cem geldi. Yine turkuaz renkli şortu vardı üzerinde. Askerlik ve araya giren süre nedeniyle birbirimizi özlediğimizi farkettik. Uzun uzun konuştuk, o akşam bizde kaldı. Annemin yaptığı yıldız şeklindeki kurabiyeleri yerken haritayı önümüze koyup nereye gitmesi konusunda tartıştık. Mantıklı bir şekilde düşününce İngiltere’ye gitmesi yönünde fikir birliğine vardık. Sonuçta ingilizcesi çok iyiydi. Ama önümüzdeki sorun vize problemiydi. Öyle Türk olarak yola çıkıp, Avrupa’ya gitmek kolay bir iş değildi.

Her şeyi çakma ayarladık. Sahte bir davetiye, adres, banka hesap cüzdanı ve okul davetiyesi. Sonra vize almak için beraber son otobüsle İstanbul’a gittik. Cem neredeyse her saatbaşı bana dönüp “bir dakika daha bu ülkede kalmaya niyetim yok dostum” deyip diyordu. Gözlerinin içindeki alevi görünce bir an acaba bir canavar yaratmış olabilir miyim diye düşünmeye başladım açıkçası. Hafif esintili bir salı sabahı Taksim’e indik. Her yer cıvıl cıvıldı. Bir İzmir aşığı olarak İstanbul’a biraz yabancı dururdum hep ama ne kadar naz yapsam da İstanbul’du işte o. Seni alıp, içine çekiyordu her şeyiyle. Hem orada kaldıkça anladım ki İstanbul da İzmir’den hoşlanıyor, özlemini de İzmirlilerle gideriyordu.

Taksim boyunca yürüyüp, günlerce konsolosluk önünde sırada bekleyen insanların arasına karıştık. İnanması güç gelebilir size tabi ama yaşayan bilir ne demek istediğimi. Üç gün üç gece bekledik vize kuyruğunda. Tuvalete sıra sıra gittik, yemeklerimizi teker teker yedik. Çaydanlığını beraberinde getirenlerin çay ikramını kabul ettik. Tabiki ne öyküler dinledik anlatsam roman olur. Herkes kuyruğa girmiş ülkeden kaçmaya hazırlanıyordu. Tipik bir doğudan İstanbul’a, batıya göçün başka bir versiyonuydu orada yaşanan. Cuma günü sıra bize geldiğinde vizeyi alacağımızdan o kadar emindim ki başka bir ihtimal dahi gelmiyordu aklıma. Dile kolay annesini razı etmiştik, İstanbul sokaklarında günlerce buz betonda uyumuştuk. Hayallerimizle ısıtmıştık bedenlerimizi. Ama olmadı. Kapıdan çıktığında Cem’in suratından anladım. Kapkara adam kireç gibi beyazlamıştı. Birkaç adımda bir sendelemeye başlayınca koluna girdim. Bir süre bir şey konuşmadan İstiklal Caddesi’nde öyle yürüdük.

Cem biraz daha normal yürümeye başladığında ani bir hareketle yanımdan ayrılıp tekel bayinden bir paket sigara aldı. Hayatında sigara içmemişti. Hani bu durumla da övünen kişilerden biriydi. O zamanlar yasak olmadığı için börekçide siparişimizi verirken ilk sigarasını yaktı. Yeni içmenin klasik semptomları öksürük, gözyaşı ve boğulma tehlikesi hemen baş gösterdi. Bir de nasıl tutacağına karar veremiyordu sigarayı. Ben de pakete uzanıp bir tane aldım. O ana kadar tek kelime etmemişti. Kendi kendime bir suçluluk psikolojisi yaratsam mı diye düşündüm ama bu olayda bir günahım olmadığına karar verdiğim için bu düşünceden hemen vazgeçtim. Sonuçta vizeyi vermeyen ben değildim. Cem, hayatında henüz herhangi bir yenilgi görmediği için şoka girmişti. Biz o şokları çocukken yaşamıştık ya neyse, yarasını deşmemem gerekiyordu arkadaşımın. Hem bizim ithalat-ihracat işi de yatmıştı. Şans bize ne zaman gülmüştü ki zaten.

SONUÇ

İzmir’e döndükten kısa bir süre sonra beni Bay Arada Bul aradı. Kibarca Cem’den uzak durmamı istedi. Oysaki o günler benim ona daha yakın olmam gereken zamanlardı. Ayrıca Cem’in gösterdiği tepki de anlaşılır gibi değildi. İzmir’e dönerken otobüste ne kadar konuşturmaya çalışsam da, moral vermeyi denesem de fayda etmedi. “Bu ülkede daha fazla kalamam, burada beni harcıyorlar gitmem gerek” diyordu sürekli. Eve geldiğinde annesinin ve ablasının yaşadığı şoku varın siz düşünün. Artık tescillenmiş bir düşmandım onların gözünde.

Sonraki aylarda 2 kez yeniden İngiltere’ye, 1’er kere de Hollanda, Fransa ve Portekiz’e gitmek için vize başvurusu yaptığını ama her seferinde red edildiğini duydum. Annesinin annemi arayarak beni Cem’in etrafında görürlerse tereddüt etmeden saldıracaklarını söylemelerinin ardından bir daha görüşmedim onunla. Korktuğumdan değil, anneme duyduğum saygıdan tabiki. Bu yazıyı yazarken de  anlattığım bu olayların üzerinden 10 yıl geçmişti. Bir vize başvurusunda “ülkenize beyin göçü olarak geleceğim daha ne istiyorsunuz” dediği için adının kara listeye alındığını duydum. Ama Cem hiç pes etmemişti.

Başlarda kuzeni Selen ile ilişkimi devam ettirdiğim için içeriden bilgileri rahat alabiliyordum. Ama sonra o da başka biriyle evlenince bilgi akışı tamamen kesildi. Ta ki onu televizyonda göresiye kadar! Gördüklerime inanamadım desem yeridir. Ulusal kanalın uluslararası yayınında program konuğu olmuştu. Hayat hikayesinin kalan kısmını adeta onun ağzından dinledim. Vize alamadığı dönemden bahsetmedi tabi ama Türkiye’ye vize uygulamayan Tunus’a ilk geldiği zamanı, zaman içinde kurduğu deri malzemeleri şirketinin nasıl büyüyüp geliştiğini ve Tunuslu bir hatunla evlenip 2 de çocuğu olduğunu öğrendim. Kapkara gözleri ile gülümseyerek bakıyordu kameraya. Sanki benim onu izliyor olduğumun farkında idi. Tüm bu gelişmeler yaşanırken bana haber vermemesi beni sinirlendirmişti. Sonuçta onu harekete geçiren bendim. Ben olmasam bu günlere gelmesi mümkün değildi eminim.

Bir ağustos akşamı babamın artık pek iş yapmayan kumaş dükkanını kapatırken acaba Tunus’a gidip ona yeniden merhaba desem ne olur gibisinden planlar yapmaya başladım. Aradan onca zaman geçti, artık bana da bir AF çıkmıştır belki değil mi?

| Dergiler, Öykü, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

GERÇEK

01 Mar 2010

Gülümser Kalender

Celeste!

Sürinamlı, esmer, koca memeli, şaire kardeşim

Dünya barışı çıkmadı falında.

Yine savaşlarda suçsuz insanlar ölecek,

Zenginler daha  zengin olacak

Fakirler daha çok kıvranıp Tanrıya yalvaracaklar

Ne senin ne de benim yazdıklarımız

Kadınların kötü kaderini  değiştirebilecek

Ne dünyanın bereketli toprakları

Ne de yeşil Amerikan dolarları

Afrikadaki çıplak çocukları doyurmaya yetecek

Bizler, bizden önceki kardeşlerimiz gibi

Şiirlerimizde umut ışıkları yanıp sönerek

Hayalet gemilere dek

Haksızlıklar dünyasından geçip

Bilinmeyene gideceğiz.

| Dergiler, sayı_17, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

ZORYAK

01 Mar 2010

Sadık Yemni

Şişşşttt şişşşttt geliyor!


Mesut Sarıdal sol elinin işaret parmağıyla yanağındaki kesiğe dokundu. Yüzeysel bir sıyrıktı. Kanama hemen durmuştu. Parmağına bulaşan kırmızı leke tünel çağrışımı için görsel bir bilet gibiydi. Zihnindeki grafitili tünel kayıtlarında bir dirilme oldu. Kısa yol kuruldu ve kendini orada buldu.

“Geldin mi?”

Gri kot pantolon ve siyah tişört giymiş on beş yaşında bir delikanlıydı bunu diyen. Ayaklarının dibinde iki galvanizli kova durmaktaydı. Yüzünde ergenlik sivilceleri olan delikanlının sabırsız ve kınayıcı ses tonu Mesut’a tatsız bir duygu vermekteydi. Daha gece beraberdik ya diyecekti vazgeçti. Bu tür göreceli zaman serzenişleri geçersizdi burada.

“Renklerimiz ne.” Dedi onun yerine.

“Koyu renk gözlü delikanlı memnuniyetle ayağının dibinde olan pırıl pırıl kovalardan birini hafifçe tekmeledi. “Kobalt mavisi ve altın yaldızı.”

Mesut’un bilinci açıktı. O sırada sabahın dokuzu olduğunu, evinin banyosunda bulunduğunu, hatta muhtemelen şu anda parmağının ucundaki kan lekesini seyrettiğini  biliyordu. Bu yarı loş tüneldeki mevcudiyeti yedek gerçeklik babındaydı. Son altı aydır Mesut bu yanın işgüzar girişkenliğini deneyimlemekteydi.

“Bak sen.”

“Hadi kap fırçalardan birini. Mavi benim, yaldız senin. İyi mi?”

Mesut içini çekerek gülümsedi ve başıyla olumladı. Gidip altın yaldız dolu kovanın içinden kalın saplı fırçayı aldı ve duvara gri yüzeye kocaman bir Z yazdı.

“Aferin lan. Yazın bayağı okunaklı.”

Arkadaşının adı Erdal’dı. 1577 Erdal Karan. Lise ikide bir yıl aynı sırada oturmuşlardı. Yakışıklı çocuktu ve espri makinesiydi adeta. Kızları mıknatıs gibi çekerdi. Liseden sonra bir daha hiç karşılaşmamışlardı. Bir raslantıyla ortak arkadaşlarından birinden iki yıl önce beyin kanamasından öldüğünü duymuştu.  Yaşıtıydı. 41 yaşında yaşam lambası sönmüş gitmişti.

Müteahhitin malzemesinden para çaldığı açıkça belli olan bu tünelde eski arkadaşıyla karşılaşmaya altı ay kadar önce başlamıştı. Burada buluşuyor ve duvarlara aynı kelimeyi yazıp duruyorlardı. Her karşılaşmalarında tüneli boyasız buluyorlar ve yeniden renkli harflerle beziyorlardı.

“Hadi seninkini de görelim bakalım.”

Erdal pürtüklü gri yüzeye mavi boyayla O yazdı ve geri çekildi. Harfleri sırayla yan yana dizdiler. ZORYAK. Birinci kelime tamamlanmıştı. Bu ikinci aşama için başlangıç sinyali olmaktaydı. Mesut ikinci kelimenin ilk harfini yazınca, boyası damlayan fırçasıyla yanında duran arkadaşı, ”Şişşşttt şişşşttt geliyor!” dedi. Gelenlerin öncüsü olan koku burnunun direğini sızlatmaya başlarken Mesut kendini banyoda parmağındaki kan lekesine bakıyor buldu. Kalın bir kitabı elinden düşüren birinin yerden aldığında kaldığı sayfanın kapanmamış olduğunu farkederek ferahlaması cinsinden bir hisse kapıldı. Mesut bir hesap insanıydı. Kontrolünden çıkan şeyleri sevmezdi.

Az sonra giyinmiş olarak oturma odasına girdiğinde sessizde tuttuğu cep telefonunda üç arama ve iki mesajın bulunduğunu gördü. İki arama ve bir mesaj sekreterindendi. Saat 11.00’deki randevusunu hatırlatmaktaydı. Mesut sol bileğindeki pırlanta işlemeli rolex saatine baktı. 10.39’du. Fanassi – Menrfa şirketinin Almanya sorumlusu Helmut Falraud ile buluşmasına ışınlanma dışı bir yöntemle yetişmesi mümkün değildi. Parmağındaki leke yardımıyla geçtiği yerde iki saate yakın zaman geçirmişti. Parmaklarına baktı. Tırnaklarını kontrol etti. Diplerinde boya lekesi yoktu, ama kaç defa sabunlamasına rağmen yağlı boya kokusunu hafifçe de olsa almaktaydı. O diğer kokuyu da.

Sabah kalktığında sadece bir yudum içtiği kahve fincanını alarak oturma odasına geçilen geniş terasa çıktı. Boğaziçi köprüsü ayaklarının altındaydı. Gri bir kış günü makyajlıydı Istanbul. Üzerinde sadece bir şort ve beyaz fanila vardı. Soğuk tenine dokunmaya başlarken köprü üzerindeki trafik hareketliliğine şöyle bir göz atttı ve içeriye girdi. Fincanı içindeki kahveye dokunmadan sehpanın üzerine koydu ve telefonunu alıp son gelen mesajı okudu.

Şu anda bürodayım.. İş çıkışı buluşalım..

Qelepir’de 19.00 gibi.. Dün akşam neredeydin? Nurten..

Nurten uzatmalı nişanlısıydı. Cümlelerin arasındaki çift noktalar bıkkınlık üniteleri gibiydi. Kadın evlenmek için sabırsızlanmaktaydı, ama Mesut o dalgaboyundan iyice kopmuştu. Güzel ve zeki bir genç kadındı. Varlıklı bir ailedendi. Onu hâlâ çok seviyordu, ama aralarına ZORYAK girmişti. Teninin çekiciliği bile sönmekteydi hızla. Kadın bunu farkındaydı. Geçici bir arıza sanıyordu. Öyle değildi.

Arayan diğer numara eski ortağı Orhan’dı. Dün akşam Squash’a niye gelmedin diyecekti herhalde. Mesut telefonu sehpanın üzerine bırakarak çalışma odasına gitti. Bürosunun en alt gözündeki yassı kasanın şifresini açtı. Mor kadife zeminde

Fatih 13 model siyah bir tabanca ve iki dolu şarjör yatmaktaydı. Mesut bir atış poligonuna üyeydi. Bu silahı yıllarca önce satın almıştı.Eskiden bu kasanın içinde enerji artırıcı beyaz tozlar falan da olurdu. Birkaç aydır o tozlara el sürmemekteydi. İsteği kalmamıştı. Tabancayı aldı ve kontrol etti. Şarjörde 12, namluda 1 kurşun emrine amadeydi. Evvelsi gün tabancayı temizlemiş ve azami dolu hale getirmişti. Kasayı kilitlemeden kapattı. Çekmeceyi yuvasına sürdü.

Tabanca kucağında oturma odasındaki divana oturdu. Ayaklarının altına bir puf koyarak gözlerini yumdu.  Değişim yoldaydı. Yol hızla tükeniyordu.

Şişşşttt şişşşttt geliyor!

Mesut Sarıdal, Fanassi – Menrfa Turkey ilaç firmasının genel müdürüydü. 2004 yılında kurulan firmadaki yükselme hızı birçokları için kıskançlık jeneratörüydü hâlâ. İki buçuk milyar doları aşkın bir satış potansiyelini idare etmekteydi.  Fanassi- Menfra birbirine rakip Fransız Rhone-Nourance ve Alman Hoeust AG adlı iki ilaç firmasının 1999 yılında birleşmesiyle oluşmuş dev bir trösttü. Dünya çapında 27 adet araştırma merkezleri vardı. Kardiyoloji, kan inceltici ilaçlar, tümör bilimi, sinir sistemleri, metabolizma bozuklukları, iç hastalıklar ve aşılar ana ilgilenme konularıydı. Kazançlarının üçte birini insan ömrünü uzatan mucizevi ilaç Menrfatoline’ne borçluydular. Bu ilacın formülü büyük bir gizlilikle korunmaktaydı.

Haklarında yığınla şaiya çıkmıştı bu yüzden. Menrfatoline’nin kaplumbağa kanından elde edilen Tortezin’den elde edildiği şaiyası en revaçta olanıydı ve bu sav kendileri tarafından üretilmişti. Organik bir köken kullanıcıları rahatlatan bir etki yapmaktaydı. Kaplumbağa zararsız ve sempatik bir hayvan olduğu için kullanıcılarda olumlu etki yapmaktaydı. On yıl kadar önce Özbek bilim adamları kaplumbağa kanından elde edilen Tortezin adlı ilacın ömrü uzattığını ve hatta radyasyondan bile koruduğu iddiasıyla çıkıp bu ilaçları piyasaya sürmeleri işlerine yaramıştı.

Menrfatoline ilk kez 2014 baharında piyasaya çıkmış ve birkaç yıl içinde dünya çapında en çok sözü edilen ilaç olmuştu. Şu anda aşağı yukarı dört yüz milyon insan Menrfatoline kullanıyordu. Kullanıcıların çoğu yaşlılardı. Ömürleri ortalama beş yıl uzamaktaydı. Rakip firmalar kendi ürettikleri ilaçla başa çıkamayınca karalama kampanyalarına başlamışlardı. Menrfatoline’e sigortalı zombi yaratma ilacı adını takmışlardı. Şu anda ilacın dünya çapında kullanılmasından bu yana dört buçuk yıl geçmişti ve Menrfatoline hâlâ bir numaralı yaşam uzatıcı olarak yerini korumaktaydı. Dünya çapında toplam 23 milyar dolarlık bir satış hacmine sahipti.

Mesut telefonunun titreyerek belleğine mesaj biriktirmesine kayıtsız gözlerle baktı.  Gazetelere verdiği bir demeçte; yirmi dört saat ışık altında uyumadan yiyip içip olduğu yere pisleyen ve şişen tavukları yiyenlerin, minicik hücrede semirmiş koskoca besi hayvanlarını etinden yapılan hamburgerleri çocuklarına yedirenlerin yaşlıları hayatta tutan ilaç için zombi ilacı demeleri ne kadar ironik diyen Helmut Falraud’le maalesef bugün görüşemeyecekti. Yarın da. Hiçbir zaman. Çünkü ZORYAK geliyordu.

ZORYAK kelimesiyle önce rüyasında tanışmıştı. Bundan bir iki hafta sonra Istanbul’da ve bir çok şehirde duvar yazıları şeklinde ortaya çıkmıştı. ZORla YAşatılanlar Kulübü sözcüklerinin kısaltmasıydı. Bu yazılar belirdikten sonra haklarındaki şikayetlerde büyük bir artış olmuştu. Mahkemelerde açılmış yüzlerce dava vardı şu anda. İnsanları altına işeyen, pisleyen, yaşlı, güçsüz, umarsız ve bilinci kısık durumda gereksiz yere hayatta tutmakla suçlanıyorlardı. Bitkisel hayat şeklinde bir öbür dünya kurdukları da sıkça dile getirilmekteydi. Hastaların yarıdan çoğunun sürekli kâbuslardan şikayet etmesi de konu edilmekteydi haliyle. Bu nedenle  Menrfatoline’ne suni cehennem ilacı adı da verilmekteydi.

Şişşşttt şişşşttt geliyor!

ZORYAK geliyordu. Emareler gırlaydı. BÖD’de, Bitkisel Öbür Dünya’da yaşayanların bir eyleme kalkışacak halleri yoktu, ama onların eşleri, çocukları çoğu belli etmese de şikayetçiydi. 23 milyar dolardan pay alan eczaneler, doktorlar, hemşireler. hastahane personeli, aracı firmalar, ilacı imal eden laboratuvarlar, karton kutusunu basan matbaacılar, hissedarlar, ortaklar Menrfatoline kullanımının sürmesini istiyordu haliyle. Bu ilaç piyasadan çekilirse sadece Türkiye’de yüz binin üstünde kimsenin gelirinde ciddi bir düşme ve işsizlik yaşanacaktı. Altına pisleyen, adını bile hatırlamayan yaşlı hastalar sayesinde ikinci arabasının taksidini ya da çocuklarının gittiği özel okulun ücretini ödüyordu bir sürü kimse.

Menrfatoline’nin suyu ısınmıştı diğer yandan. Mesut İki üç yıl içinde piyasadan çekileceğini düşünmekteydi. Çeşitli emareler vardı. Kurumdaki bazı üst düzey şahısların erken emekliliğe ayrılmaları gibi mesela. Bugünkü konuşmaları gerçekleşseydi Falraud’un buna benzer şeyler ima edeceğinden emindi. Birkaç yıl dayanın başka ilaca geçeceğiz diyecekti belki de. Mesut daha 43 yaşındaydı. Emeklilik için çok erkendi, ama bazı arıza belirtileri göstermişti. Vicdanı dirilmişti. Bu iş böyle bir lüks kaldırmazdı. Süratle safdışı edileceği kesindi. .

Bütün dünya bitkisel öbür dünya kuran ilaç firmasına bayağı ilgi göstermekteydi. Bir sürü ZORYAK sitesi kurulmuştu. Amerika’da firmalarını suçlayan B klas bir film bile yapılmıştı. Adı Afterlife before death’di.

Ohio, Cleveland’taki bir hastahanede çeşitli gariplikler yaşanıyordu. Bilgisayar kayıtlarında karmaşa, ışıklandırmalarda düzensizlik, o kadar temizlenmesine rağmen kadavra kokan koridorlar ve çalışanlara sürekli derpesyon yayan ortam. İki doktor sevgili başroldeydiler. Filmin sonlarına doğru dev hastahane binasında yatan ve Minervatoline kullanan yaşlı hastaların iradesinin bu olaylara sebebiyet verdiğini ve ilacın yapımında yüksek dozda spermine ve cadaverine kullanıldığını keşfediyorlardı. Yarı ölüler tam ayaklanırken serumla ilaç zerkini durdurup daha büyük bir felaketi önlüyorlardı. Bu arada ilaç firmasının silahlı ajanlarıyla da gerilim artırıcı serüven yaşıyorlardı.

Minerva, Menrfa aynı anlamı ifade etmekteydi. Menfra ya da Minerva Romalıların Helenleşmesi devirlerinde, milattan iki yüzyıl önce halkın inandığı şair, eczacı, tüccar, büyücü, sihirbaz, müzisyen ve bakire tanrıçaydı. Yunan tanrıçası Athena ile eş tutulacak kadar popüler olmuştu bir aralar. Bu anlam benzerliği nedeniyle açılan dava hâlâ sürmekteydi, ama yarım milyon dolara çekilen filmin yapımcıları birkaç milyonu cebe indirmişlerdi bile. Eğer tazminat ödemeye mahkum edilirlerse Afterlife before death iyice kültleşecek ve yapım firması bir sonraki filmlerinden epey para götürecekti. Zaman Fanassi – Menrfa aleyhine çalışmaktaydı yani.

Aşırı kullanılmışlık, idrar, diyet yemeği dışkısı, giderilemez yaşlılık parfümü karışımı koku burnunun direğini sızlattığında Mesut gözlerini açtı. Oturma odasının hole açılan kapısının ağzında Erdal durmaktaydı. Üzerinde az önceki kıyafeti vardı. İki elinde birer pırıl pırıl galvanize kova tutmaktaydı.

“Geldin ha sonunda?”

Erdal biraz mahçupça omuzlarını silkti. Evine ilk gelişiydi. Mesut tabancayı divana koydu, üstünü yastıkla kapatıp doğruldu. “Bu defa hangi renk?”

“Sabahkinden. Mavi ve altın yaldız.”

Mesut altın yaldız kovasının içinde duran fırçayı aldı ve “Nereden başlıyoruz?” diye sordu.

“Şu duvar iyi.”

Mesut başıyla olumladı ve elindeki fırçayla kirli beyaza boyanmış duvara kocaman bir Z harfi yaptı. Erdal yanına aynı büyüklükte bir O yerleştirdi. O’nun sağ yarısı 1200 dolara yaptırdığı Edward Hopper’ın Gece Şahinleri adlı tablosunun  harika kopyasını boyamıştı. Mesut buna zerre kadar aldırmadan O’nun yanına R harfini koydu.

“Bir şey için özür dilerim.” Dedi Mesut fırçayı kovaya daldırırken. “Daha önce… Aklımdan çok geçirdim, ama kısmet şimdiyeymiş. Lise üçteyken yılbaşı gecesi partideydik. Yanında çok güzel bir kız vardı. Aysun. O gece sizi arabaya almamıştık. Yer vardı. Ben istemedim. Çekememezlikten. Ters yöne gideceğiz lafı mavaldı yani.”

“Biliyorum.”

Mesut Y harfini çizip fırçayı kovanın içine bıraktı ve arkadaşına baktı. Erdal boya yere damlamasın diye dikkatli tutmaktaydı. Özeninden değil, komiklik olsun diye yapıyordu.

“Başkasınla gittiniz ve kaza yaptınız. Bizim şoför neydi adı, İsmet, o da sarhoştu, biz de kaza yapabilirdik, ama piyango size çıktı.”

Yaptığı A’ya beğeni ile bakan Erdal, “Bunun için vicdan azabı çektiğini söyleme sakın.” Dedi.

Mesut ucu boya yüklü fırçayla yanına gitti ve K harfini boyadı. “Eğer unutmamışsam bir anlamı olmalı.” Dedi.

Erdal içini çekti ve “Sanırım öyle.” Dedi. “Aysun’a bir şey olmadı. Benim sağ ayağım kırıldı sadece. Azıcık topal kaldım. Hayatımda ne değişti bu yüzden bilmiyorum. İnan ki. Unutmaman hoşuma gitti ama.”

“ZORYAK için de seni seçtim.”

Erdal başını salladı. “Doğru. ZORYAK biziz. ”

Mesut altı ay önce rüyasında ilk kez kendini o tünelde bulunca yanına eylemi için bir eş bulmayı düşünürken iki kova dolusu boyayla Erdal gelivermişti. Zihninin tayin ettiği biriydi yani.

“Şişşşttt şişşşttt geliyor! sözcüğünü rahmetli dedem ederdi sık sık.” Dedi Mesut. “Onun çizgi romanlarında bu başlıkla bir serüven de vardı. Çapkın Hırsız’dı. Hiç unutmam.”

“Tinercileri kiralayıp sokaklara ZORYAK yazdırman harika bir fikirdi. ZORYAK biziz ve de… Sana bir şey soracağım. O ilacı kullananların büyük bir kısmınının kâbuslar içinde yüzdüğü doğru mu?”

“İstatistikler yüzde 2 diyor.” Dedi Mesut hafifçe sırıtarak.

“Sence kaç?”

“Yüzde 40 falan olmalı. Adamları yıllarca Kâbusistanda yaşatıyoruz. ”

“Niye işi bırakmadın önceden?”

“Bıraksam ne olacaktı? Yerimi alabilecek en az on kişi vardı. Belki yirmi..”

“O da doğru.”

“Bunun için çok şeyim. Bazen…”

“Üzülme Mesut ben varım bak yanında.”

Mesut tam cevap vereceği sırada kapının zili çaldı. Mesut saatine baktı. Temizlikçi kadın bugün gelmeyecekti. Birini beklemiyordu. Tahmin ettiği kimse olmalıydı. Kapının kilidi içine giden anahtarla açılma sesi verince bundan emin oldu.

“O mu?”

“Nişanlım Nurten.”

“Biliyor mu olan bitenleri?”

Mesut başını olumsuz anlamda salladı. “Birkaç kez psikoloğa gittiğimi, son haftalarda işlerimi aksattığımı ve bir şeylerin yolunda olmadığını sadece.”

“Bakalım görecek mi?”

Mesut başını içeri giren genç kadına çevirdi. “Merhaba Nurten.”

“İş yerine telefon ettim. Gitmemişsin. Telefona da cevap vermeyince… Bu ne..?”

Kestane rengi uzun saçlı, biraz uzun yüzlü olmakla birlikte harika iki iri mavi göze sahip olan genç kadının yüzündeki şok ifadesi altın yaldızlı boya kadar belirgindi. Bakışları duvardaki yazılara yöneldi. Sonra yerdeki kovalara. Erdal’a ve işe gitmeyen nişanlısına.

“Kendimi tanıtayım adım Erdal.”

“Mem… Memnun oldum. Ne oluyor burada Mesut?”

Neyse ki, Erdal sıksın diye elini uzatmamıştı kadına.

Mesut çok şık bordomsu ince bir palto giymiş kadına gülümsedi. “Erdal liseden arkadaşımdır. Bir süredir birlikte graffiti yapıyoruz. İlk kez buradayız yalnız.”

“İşe niye gitmedin?”

“ZORYAK nedir biliyorsun değil mi?”

Nurten başıyla olumladı. Gözleri dolmaya başlamıştı. ZORYAK’ı Türkiye’de milyonlar iyi tanımaktaydı. Televizyonlardaki haberlerde binlerce defa gösterilmişti. Mahkeme celselerinde terim olarak kullanılıyordu. Genç kadın oturma odasının boyanmasının birlikte inşa ettikleri gelecek planlarının yerle bir olması anlamına geldiğini hızla okumuştu.

“Mesut nedir bunlar?”

Kadının hâlâ bir şeyleri değiştirmek için umudu vardı. Şu anda Avusturya’da ski yapan annesi ve babası Nurten’i çok beğenmekteydi. Tam da biricik oğullarını çekip çevirecek bir kadındı. 32 yaşındaydı. Hemen çocuk yaparlarsa aile denen kadim çemberin içinde mutlu olabilirlerdi.

“Nurten sigortacıdır. Kendi şirketi var.” dedi.

Erdal takdirle başını salladı. Nurten korkmaya başlamıştı. Burnunun kırışmasından kokuyu almaya başladığı da belliydi. ZORYAK materyalize olmaktaydı. Mesut işi daha fazla uzatmamaya kararlıydı. Elindeki fırçayı kovaya bıraktı. Gidip yastığın altına koyduğu silahı aldı.

Erdal’ın yüzünde kıl oynamamıştı. Nurten’se on dakika içindeki ikinci derin şokunu yaşamaktaydı.

“Ne… Ne yapıyorsun Mesut?”

Mesut, “Sen görmeseydin buna cesaret edemezdim.Şişşşttt şişşşttt geliyor!” Dedi ve tabancayı sağ şakağına dayayarak tetiği çekti.

| Dergiler, Öykü, sayı_17 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

İKİ FİLM BİRDEN:AVATAR ve 7 Kocalı Hürmüz

01 Mar 2010

Can Çelebi

Oda sanatın bu sayısı için bir Film eleştiri – yazısı kaleme alma fikri beni düşünceden düşünceye sürükledi,çünkü ortada o kadar çok vizyona yeni giren film vardı ki, hangisini seyredip üzerine yazayım diye diye hastalar öldüm. Öncelikle bir Türk filmi izlemek ve bunu sizlerle paylaşmak ilk isteğimdi. Bu yüzden Pathe Arena ya uc kez gitmek ve vizyonda olan uc Türk filmini izlemek şart oldu. Hangileri mi?

Yahsi Bati (!), Neşeli Günler ve 7 Kocalı Hürmüz.

Sonunda 7 kocalı hürmüz gözüme daha hoş ve daha orijinal geldi.

İki gün geçmedi tutamadım kendimi. Pek iddeali olduğunu düşünmeme rağmen, hani şu Hollywood Filmleri ne gıcık kapanlara yem olma pahasına da olsa merakımı engelleyemeyip Avatar, 2012 (!) , Sherlock Holmes ve Komt Een Vrouw Bij De Dökter filmlerini de arka arkaya izlemekten alamadım kendimi. Bu karda kısta yollara düşmek ya da zaman ayırmak gibi detaylar bir yana maddi olarak o sinema senin bu sinema benim geze geze sıfırı tükettim. Abartayım mı biraz – iflas ettim. Ama değdi doğrusu, bu sayı için sizlere hala vizyonda olan iki yapımı Avatar ve önün 330 da bir bütçesiyle çekilmiş 7 Kocalı Hürmüz filmlerini anlatma fırsatı buluyorum.

Simdiden Sürçi lisan edersem af ola.

AVATAR

Pandoranın kutusunda Düşgücü var:

Filmin kunyesi:

Vizyon Tarihi : 18 Aralık 2009
Süresi : 166 dak.
Yönetmen : James Cameron
Tür :3 Boyutlu, Aksiyon, Bilim Kurgu, Fantastik, Gizem, Macera
Senaryo :James Cameron
Görüntü Yönetmeni : Mauro Fiore
Müzik : James Horner
Yapım : 2009 – ABD
Oyuncular : Michelle Rodriguez, Giovanni Ribisi Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver, Peter Mensah, Wes Studi, CCH Pounder, Kevin Dorman, Laz Alonso, Jacob Tomuri, Joel David Moore, Matt Gerald, Peter Dillon, Stephen Lang

Filmin konusu:

Yarı felçli bir savaş gazisi olan Jake Sully, kendilerine özgü dilleri ve kültürü olan, barış ve doğa ile örtülü bir çevrede yaşayan Na’vi halkının arasına gönderilir. Askeri bir şirket, uzaktaki bu gezegeni ve barındırdığı kaynakları incelemek üzere Avatar adlı bir program oluşturmuştur. Bu program ile insanlar, genetik mühendisliğinin de marifetleriyle yarı insan yarı Na’vi haline getirilir ve misyoner olarak Pandora’ya gönderilir. Botanist Dr. Grace Augustine ile programa gönüllü olarak katılmış Jake’in bedenlerinin Avatar’ı yaratılacak ve böylece Jake’e de felç olmuş bedenini, başka bir formda kullanma şansı verilmiş olacaktır.

Fragman:

Alem buysa Kral Cameron:

Ünlü Canadalı yönetmen, James Cameron’un hem senaryosunu yazıp, hem de yönetmenliğını yaptığı, 300 milyon dolarlık dev bütçesi ile dudak ucuklatan 3 boyutlu, animasyon, aksiyon – bilimkurgu türünde bir film Avatar.
Yine Cameron imzalı 1997 yapımı, sinema tarihinin en çok gişe yapan filmi, dünya tarihinin en büyük deniz kazasını konu alan Kate Winslet ile Leonardo Di Caprio’lu Titanık filminin rekorunu 11 yıl sonra egale eden Avatar vizyona girdiği18 Aralık’tan bu güne kadar ki 6 hafta içinde tam 1 milyar 843 milyon dolarlık haşılat yapmış. Cameron kendisiyle yarışırken,filmin yapımcılığını üstlenen 20th Century Fox şirketi kelimenin tam anlamıyla bir koyup beş almış. 1954 doğumlu James Cameron Terminatör – Terminatör 2 ve Titanık gibi kult ve yüksek gişe rakamlarına ulaşmış filmleriyle sinema sektöründe büyük başarılara imza atmış bir yönetmen.
Şenarist olarak başladığı sinema kariyerine az ama öz filmlerle devam etmiş olan Cameron Avatar ile çıtayı en yukarılara taşıyor.

Titanikle 70. academy ödüllerinin 11 ini evinin baş köşesine dizmişti, bakalım bu ay dağıtılacak bu prestijli ödüllerin kaçını Avatar la kaldıracak.
Avatar, 3D’nın tüm olanaklarından sonuna kadar yararlanılarak yapılmış; İMAX 3-D izlenebilecek şekilde PACE Fusion 3-D kamera kullanılarak çekilmiş bir sinema harikası olarak karşımızda duruyor.Filmin çekilebilmesi için bu kameralar özel olarak yapılmış.
Bir kez daha yinelersek film orta ölçekli bir ülkenin gayri safi milli hasılasına yakın bir bütçeyle çekilmiş.Camerom fikir olarak 12 yıl önce ortaya attığı filmi teknik olanaklar henüz olgunlaşmadığı gerekçesiyle çekememis. Tamam şimdi sırası geldi dediğinde ise film için tam 4 yıl uğraşmak zorunda kalmış. Filmin düş – gerçekliğinin sağlanması bir yana film için varolmayan yeni bir dil oluşturulmuş. Her karesi ince ince hesaplanmış. Animasyon ve gerçek öylesine iç içe geçirilip seyirciye sunulmuş ki, zaman zaman hangisi gerçek hangisi animasyon ayırt etmek gerçekten zorlaşıyor. Film büyük ölçüde bilgisayarda yaratılmış, motion capture tekniğiyle anime edilen fotorealistik karakterlerden oluşturulmuş.Yani filmde ki gerçek oyuncuların yüz ve vücut hareketleri bilgisayar yardımıyla yüzde seksen oranında animasyon karakterlere aktarılmis. Sadece bu özelliğiyle bile sinema için bir devrim niteliği taşıyan Avatar in olabildiğince yalın ve etkileyici bir anlatımı var. Cameron filminde 3D yapıyorum diye karton gözlüklerin ardındaki seyircinin üzerine canavarlar, garip yaratıklar saldırtmak gibi ucuz – abartılardan olabildiğince uzak duruyor. Bunun yerine sinema salonunu dolduranları;bambaşka bir gezegende, zaman zaman son surrat, bazen de usul usul ayaklarınız yerden kesilerek, ama bol bol uçuruyor.
Yepyeni ve taş gibi gerçekliğiyle tüm izleyenleri bu bambaşka gezegenin içine çekip üç saat boyunca orada misafir eden film teknik özellikleri bakımından kaçırılmaması gereken, dünya sinema tarihine çağ atlatan bir başyapıt.
Size filmi mutlaka sinemada ve 3-D olarak izlemenizi tavsiye ederim. Ben bu yolla filmin gerçekliğine paralellik kurulduğuna bizzat şahit oldum. Filmde Bilgisayar yardımıyla Avatarlarına bağlanan karakterlerle, 3-D gözlüğü yoluyla filmin gerçeğine dahil olan ben arasında bir özdeşleşme söz konuşuydu doğrusu. Filmi yapanlar mutlaka bunu hesaba katmışlardır ancak izleyen açısından ilginç bir deneyim olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Gelelim filmin içeriğine:
İçeriğe dair söylenecek ilk şey; filmin insanlığı diğer gezegenlerde işgalci olarak gösteren en iyi /ve belki de ilk film olması. Yani bu güne kadar E.T.(1982) den “Independence Day (1996)”kadar say say bitmeyecek bilim kurgu yapımlarda dünyamız hep Uzaylıların tehdidi altında ya da işgali altındaydı.Sanırım Cameronun kafasına dank eden bir şey oldu ve bizden iyi işgalci mı olur önermesini bir Atlantik ötesi vatandaşı olarak keşfetti (nihayet).
Filmi ilginç kılan yönetmenin bunu yaparken özellikle Amerikan emperyalizmine, Vietnam – Irak ve belki Afganistan üçgeninde öz- eleştirisel bir bakış açısı ile yaklamış olması.Fakat Avatar da atlanan en önemli unsur filmin bu cesaretli eleştiriye bir alternatif getiremeyişi – getirmiyor oluşu. Sermaye sıkıntısı çeken kapitalist system, teknik olarak güçlü ordular kurarak, masum insanları-canlıları ve eko-çevreyi yok eder,filmin tek derdi ve basite indirgendiği düşüce bu. Eğer hammadde eksikliği problem olmaktan çıkarsa herşey güllük gülüstanlık olur, sömürü son bulur gibi bir sonuca varmanız işten bile değil.

Yani filmin bize sunduğu sağlam bir alternatifi yok. Ama kisa tarihimizde – kapitalizmin vahşi yüzünü sergilemesi açısından inandırıcı bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Pandora gezegenine inen askeri uçaktaki paralı- askerlerin Bağdat ‘a inen uçaktaki Johnnylerden inanın hiçbir farkı yok.
Size uygarlığı! getireceğiz vaadiyle Pandora gezegeninin yeraltı zenginliklerine göz diken kapitalist-emperyalist yöneticilerin; size demokrasi! getireceğiz diye Irak petrollerini hortumlayanlardan, bölgeyi silah pazarı haline getirip bu yolla zengin olanlardan hiçbir farkı olmadığı gibi.
Pandora gezegeninde yaşayan Na’vi ırkı gezegenleri ve birbirleriyle fiziksel ve ruhsal bir bağlantı içinde olan son derece barışçıl bir ırktir. Kendilerine zarar verilmediği sürece hiçbir canlıya zarar vermeyen bu ırk, Iraklı Arapları bilemem ama, Amerikan yerlileriyle kesinkes paralellikler taşıyor. Herşeyden önce Yaşamı evrenin merkezine koyan, doğa eksenli, Şamanistik bir felsefeye ve inanca bağlı oldukları gözleniyor. Bu bağlamda Avatar Amerikanın keşfi – Beyaz adam – Amerikan yerlileri, Altın yüzünden yurtlarından kovulan kızılderililer ilişkisini kanava olarak benimsemiş bir Uzay Western Filmi. Filmi izleyen pek çok sinemasever filmin az önce sözünü ettiğim kanavasını “Kurtlarla Dans” Filmine benzetmiş olsa da, Avatar o kadar şiirsel bir anlatıma sahip değil.
Film de Pandoranın mavi tenli uzun kulaklı, camgözlü afeti, hırçın ve çok bilmiş prenses Neytiri ile çakma Na’vi Jake arasındaki öğretmen ile öğrenci nin aşka varan ilişkileri, konum, çevre ve filmin teknik manipülasyonuna yenik düşüp Kurlarla Dans da olduğu gibi doğal, lirik ve pastoral bir duygulanıma yol açmıyor.Benim şahsi fikrim bu.
Film konu ve içerik olarak vasat diye özetlenebilir. Yani Bir “orta dünya” gerçeği üzerinde dimdik duran Yüzüklerin Efendisini aratıyor olsa da en az onun kadar büyük bir görsellige sahip
.
Bir devam filmine Hayır!
Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim. Avatar bu haliyle- günahıyla sevabıyla, kelimenin tam anlamıyla izlenmeye değer, ilginç ve güzel bir film. Onu geçecek bir başka film çekilene kadar da öyle kalacağı görüşündeyim. Filmi meydana getiren yeni ve eşsiz teknik kullanılarak, içeriği çok daha sağlam başka yeni filmler çekilecektir. Beni korkutan şey, filmin her gün tıkır tıkır artan cirosuyla iştahları! kabaran yapımcıların yemeyip icmeyip bir devam filmine girişmeleri olacaktir. Böyle birşeyin bu güzelim filme zarar vereceği kanısındayım.

Bıraksınlar da Avatar ‘in tadı damaklarimizda kalsın.

EZOP tan kadinlara Özel bir masal
“7 Kocalı Hürmüz”

Filmin Künyesi:
– Yapım: 5. Boyut Stüdyoları
– Yönetmen: Ezel Akay (EZOP)
– Yapımcı: Sami Dündar
– Müzikler: Ender Akay, Sunay Özgür
– Senaryo: Gürsel Korat Sağlamöz
– Görüntü Yönetmeni: Haik Kirakosyan
– Kurgu Yönetmeni: Mustafa Preşeva
– Gösterim Tarihi: 20 Kasım 2009
– oyuncular: Nurgul Yesilcay,Gulse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Mehmet Ali Alabora, Sarp Apak, Cengiz Kucukayvaz, Oner Erkan,Cem Kara Kaya, Ezel Akay, Mujdat Gezen, Erol Gunaydin, Zihni Goktay, Halit Akcatepe, Betul Arim, Pinar Caglar……….
Jenerik:
Ortalığın Buram buram gişe ateşiyle yandığı,Yahşi Batılılardan geçilmediği bir dönemde oldukça orientalist ve nihayet seyredilmeye değecek, nitelikli bir film sinema salonlarındaki yerini aldı.
16 Kasım 2009 tarihinde Bursa İpek Yolu Film Festivalinde – tam da yerinde yani- ilk gösterimini yapan 7 kocalı Hürmüz, sonderece eğlenceli bir müzikal komedi denemesi.

Fragman:

Filmin Konusu:

1800’lü yılların sonlarında İstanbul Taşkasap’ta yaşayan Hürmüz, değişik mesleklerden altı kişiyle hiçbir yasal yanı olmadan evlenmiştir. Her kocasını haftanın bir günü ağırlamakta, gönüllerini hoş etmekte, onlardan hediyeler almakta ve ekonomik sorunlarını çözmektedir.

Ancak, onun gönlü berber eşinin dükkânında gördüğü doktordadır. Bir hastalık uyduran Hürmüz doktoru da evine getirtir. Doktor da ona âşık olur… Bu andan sonra doktor ve Hürmüz, kendilerini karmaşık olduğu kadar, gülünç gelişmeler karşısında bulurlar.

7 Kocalı Hürmüz, Ezel Akay – namı diğer EZOP un 3. filmi. İlk filmi Neredesin Firuze ile Türkiyedeki POP ve Müzik kültürüne ve ikinci olağan üstü çalışması Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü ile de siyaset yaşamı üzerine ince ve derin bir eleştiri yapan Ezop, 7 Kocalı Hürmüz’le bizleri şaşırtıp neredeyse sadece eğlendirmeyi amaçlıyor.
Buna karşın 1971 tarihinde Atıf Yılmaz tarafından ilk defa sinemaya uyarlandığında, Türkan Şorayın Hürmüz tiplemesiyle büyük bir başarı yakalamış, modernleşme/bireyselleşme yolundaki kentli Türk kadınının, macho/ feodal anadolu erkeği önünde elini güçlendirmiştir.
1981 TRT yapımı, Ayten Gökçeri Hürmüz rolüyle Ayten Gökçer yapan çalışma, 1980 darbesinden hemen sonra, geceleri sokağa çıkamayan, gülmeyi unutmuş Türk halkının uykusuz gecelerine, bol kahkahalı bir katik olmuştur diyebiliriz aynı zamanda.

7 kocalı Hürmüz büyük usta Sadık Sendil (1913-1986) tarafından 1962 yılında Vodvil türünde kaleme alınmış bir müzikli-tiyatro oyunu ve sahnelendiği dönemde kadın eşit hakları üzerine yapılmış belki de ilk deneme. Ezöp; filmatoğrafisinde çok az film olmasına rağmen kendi masalsı tarzını oluşturmuş hatta 7 Kocalı Hürmüzle doruğa taşımış olmasına rağmen bu bağlamda yeni bir şey söyle-ye-miyor.

6 da yetmez 7 tane ver ver ver ver…….
Bugüne kadar hep özgün senaryolarla karşımıza çıkmış olan Ezop büyük bir risk alıp daha önce iki kere filmi yapılmış ve pek çok kere de sahnelenmiş bir oyunu (cesaret işi) kendi sinema dilinde bizim için tekrar yorumluyor. Bir masalla açılıp – kapanan Ezop ‘un 7 Kocalı Hürmüz filmi her ne kadar oyuna sağdık kalmayıp yeniden yaratılmış-yazılmış bir metnin/ kurgunun üzerinde duruyorsa da, en az önceki çalışmalar kadar eğlenceli ve başarılı inanın.

Filme metinde olmayan Kuşçu Cebrail –ki tümüyle (star sistemi) Haluk Bilginer düşünülerek yazıldığı belli – şu götürmez bir gerçek, İhtiyarlar topluluğu ve Günther Paşa gibi yeni tipler eklenmis. Günter Paşanın; Ezel Akay in her filminde yaptığı gibi- ne gerek varsa – filminde görünen yönetmenler kervanına katılmak için uydurulmuş olmasını mazur görsekte, bütüne hiçbir zarar vermeyen hatta işlevsel olan tek yeni oyun kişisi Kuşçu Cebrail, onun dışındakiler olmasa da olabilirmis. Varlıkları geleneksel Türk tiyatrosunun meddah karakterinden çok; müppet show da locada oturup yorum yapan yaşlı kuklalara daha yakın duruyor.

Her yönetmen belli bir oyuncuya karşı tutkuludur nedense.O oyuncuyu tüm filmlerinde yoğururda yoğurur. İşte Haluk Bilginer, Ezop için bu tür Fetiş bir oyuncu dersek abartmiş olmayız herhalde. Sanırım Ezop; Bilgineri ne “kadı” rolüne ne de hürmüzün geniş koca yelpazesindeki tiplerden birinin yerine koymaya kıyamamış ve onun için yepyeni bir oyun kişisi yaz-dır-mış.Eh! fena da olmamış.Her rolün ustası bu rolün de hakkını layıkıyla vermiş.
Her ne kadar bir çok eleştirmen Nurgül Yeşilçay in Hürmüz tipine uymadığı konusunda hem fikir olsa da ben aynı görüşte değilim. Bence, Nurgül Yeşilçay –oyunculuğunda-biraz “masculine” bir yapıya sahip olmasına rağmen bu güne kadar altından kalktığı tüm zorlu roller gibi (örneğin:Ademin Trenleri- Barış Pirhasan -2006), çokta güzel ve başarılı bir şekilde bu rolünde altından kalkmış. Karşımıza inandırıcılığı yüksek, kanlı canlı,hatta olabildiğince seksi, her kocasına farklı bir kadın tipiyle görünen, dans da ederim, şarkıda söylerim diyen bir Hürmüz çıkartıyor.
Cengiz Küçük Ayvazdan, Erkan Can a kadar tüm oyuncular ustalıklarını çokta zorlanmadan ortaya koymuşlar. Bunun yanında ne yazık ki Gülse Birsel için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Mizah yazarlığı, oyunculuğunun kat be kat önünde. Bana kalırsa su, “hem yazarım hem oynarım kime ne” iddeasında ısrar etmesin ve mümkünse sadece yazsın.Herkes en iyi yapabildiğini yapsın yani. Ha! çok mu ısrarlı, ille de oynayacağım diye ter ter tepiniyor mu, o zaman lütfen bize bir iyilik yapsın Avrupa yakasındaki Asliyi Oynasın, olur mu? Çünkü zaten oynamaya çalıştığı her rolde bildik Asliyi oynuyor, maalesef ötesine de geçemiyor.
“El Hubb” Kayıtsız Şartsız Aşk:

Özellikle dekor ve kostüm çalışması tek kelimeyle muhteşem. Filmin içinde hayat bulduğu ve göz zevkinizi okşayan dekor ve kostümler sayesinde film; her ne kadar birbirinden bağımsız iki sanat dalı olsa da, sinema ve tiyatro yu iç içe geçirip filme dozunda bir tiyatrallık katıyor. Film için Taş kasap semti dekor olarak yeniden yapılmış. Rengarenk, üzerinde ince ince düşünülüp hazırlanmış kostümler dönemi geride bırakıp buram buram şamanitik etkiler taşıyor.
Ender Akay ve Sunay Özgür ‘un müzikleri insanın dinledikçe dinleyesi gelecek cinsten.
Hele hamamda şaman dans topluluğu eşliğinde oynanıp söylenen bir El Hubb – kayıtsız şartsız aşk şarkısı varki; kıpır kıpır insanı için için oturduğu yerde oynatıyor. Her ne kadar “derler ki bu gün yatsıdan sonra gökten yağmur gibi herif yağacak” sözleriyle hemen kulaklarda yer eden bu şarkı, bir parça The Weather Girls ‘un – It’s Raining Men şarkısının Osmanlı versiyonunu (Arabesk ş eklimi demeliydim?) çağrıştırıyorsa da olsun, çok başarılı.
Ben filmi oldukça beğendim.Filmin yegane handikapı – yönetmenin diğer filmi Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü de olduğu gibi ara sıra keyfinizi kaçıran şu dublaj mevzuşu. Bunun dışında eli ayağı düzgün, bol bol eğlendirip güldüren bir müzikal – komedi. Sinemamız da yapılmış- denenmiş iyi filmlerden biri.

Kalitesi yüksek yapımlara hasret çekmişlere, tazeyken dul kalmışlara, iyi seyirler.

| sayı_17, Sinema | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Sadık Yemnİ, Paul Verhoeven ve Rutger Hauer’i yazdı…

01 Kas 2009

Sadık Yemni

(kaynak: Tersninja.com)

İstanbul Modern Sinema’da 14 – 22 Kasım tarihlerinde yönetmen Paul Verhoeven’ın filmleri gösteriliyor. Üstüne üstlük bugün (14 Kasım Cumartesi) 14:00’teki Türk Lokumu / Turkish Delight filminin gösterimine Paul Verhoeven da katılıyor. Hal böyleyken düşündük, hazır Hollanda sakini bir yazarımız var, Hollanda’nın dünya çapındaki film insanları olan Verhoeven ve onun gözde oyuncusu Rutger Hauer hakkında kelam etme işini ona bırakalım dedik.

5 Kasım 1975’de Amsterdam yaşamına dahil olduğumda Türk Lokumu (Turkse Fruit) filmi çekileli bir yılı geçmişti. Birkaç yıl sonra seyrettiğimde birkaç şeyin çok etkisinde kalmıştım. Bu filme kadar kimsenin tanımadığı Monique van de Ven’in dilberliği, Rutger Hauer’ın oyunculuğu ve filmin izleyiciye hitap tarzı. Paul Verhoeven diğer Hollandalı rejisörlerden çok farklıydı. Bu fark Hollanda’nın Askerleri (Soldaat van Oranje – 1977) filminde de çok açıktı.

Yıllar sonra 1987’de ABD’de Robocop’u çekti. Ardından 1990’da Gerçeğe Çağrı (Total Recall) filmi geldi. Çok başarı kazanan bu iki filmin en büyük özelliği çizgi romandan sahneye başarıyla aktarılmasıdır. Sezeryanla falan değil, çizgi romana film ortamına doğal doğum yaptırtmak. Bunu yapabilen yönetmenler çok başarılı oluyorlar. Verhoeven bunlardan biridir.
1992’de Temel İçgüdü (Basic Instict) filmi Hollandalı yönetmenin Amerika kariyerindeki en üst nokta oldu. Büyük bir kasa başarısıydı, ama yönetmenine uğursuz geldiğini düşünüyorum. 1995’de Striptiz (Showgirls) filmiyle yılın en kötü filmlerine verilen Golden Raspberry Award – Razzie ödülünü kazandı. Yılın en kötü filmi ve en kötü yönetmeni ödülünü almıştı. 1980 yılında Oskar ödüllerine tepki olarak John Wilson tarafından başlatılan bu tersödülü şahsen almaya giden ilk yönetmen oldu Verhoeven. Temel İçgüdü’nün kapıyı ikinci kez çalma denemesi başarısız olmuştu.

1997’de Yıldız Gemisi Askerleri (Starship Troopers) filmini yönetti. Örneğin o sıralarda yapılan dördüncü Alien (Alien Ressurection), The Terminator, Geleceğe Dönüş(Back to the Future) cinsinden filmlerle kapışması imkânsız bir yapımdı. Sönük kaldı. 2000’de Görünmeyen Tehlike (Hollow Man) filminde Verhoeven burada bence 3. milenyum hatası denebilecek cinsen bir hata yaptı ve gerilimin içine bol bol Temel İçgüdü serpiştirerek görünmez adamlı takip sahneleriyle soluk kesebilecek bir serüveni libidoya feda etti. O sıralarda yapılan Matrix, The Dark City, 13th Floor vb’yi düşünün. Filmin temposunu yavaşlattı ve görünmezlik gibi büyük bir avantajı röntgencilik ve tasallutçuluğa indirgeyerek berhava etti. Sonra Amerika’dan Hollanda’ya döndü ve 2006’da Kara Kitap adlı bir film çekti. Filmi izledim. Hiç de fena değildi. 71 yaşındaki Paul Verhoeven dünya filmciliğinin kayda değer yönetmenlerinden biridir.

Ve Rutger Hauer… 1982 yılında Amsterdam’da bir gün otobüsle bir yere gidecektim. Otobüs kalabalık değildi. En arkada oturuyordum. Jan van Galen sokağındaki durakta ön kapıdan içeriye Rutger Hauer bindi. Arkaya doğru yürüdü. Bakışlarımdan onu tanıdığımı anlayınca gülümsedi. Bir durak sonra indim. Sonradan bunu anlattığımda eski karım inanmadı. Rutger niye otobüse binsin ki dedi.
1982 Rutger Hauer için zirve yılı. Bıçak Sırtı (Blade Runner) filmi bütün dünyada hasılat rekorları kırmaktaydı. Orada robotların başını canlandırmaktaydı. 1986’da Otostopçu(Hitcher) de de psikopat bir katili. Bu iki filmdeki rol tipi sonradan daha sıradan roller aldığı filmlerde bugüne kadar yinelenip durdu. Oysa 1986’da Nicholas Roeg’un Eureka adlı filminde oynamıştı. Bu az bilinen filmdeki rol çizgisi ve Robert Ludlum’ün kitabından Sam Peckinpah’ın sahneye uyarladığı The Osterman Weekend filmi ona değişik bir karakter tipleri de sunmaktaydı. Epey kötü filmlere de imza attığı oldu açıkçası… Niye böyle hatalar yaptı? Film çevirmemektense ne pahasına olursa olsun sette kalmak düşüncesi olmalı. Ve de cukka durumları herhalde. 2005’te Sin City filminde de rol alan, bir ara benim köprücülük yaptığım Breukelen doğumlu Rutger Hauer iyi bir karakter oyuncusudur.

| Dergiler, sayı_16, Sinema | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

beni hatırlayınız

01 Kas 2009

Can Sever

ikinci anneme…

derin vesselam derin coğrafyam

geleceğe bakar elimdeki eksik ayna
gözlerine bakar:

belki iki farklı ülke iki şehir
belki aynı şehrin kültürel farklılığı her halinden belli bu iki semti
komşu iki semti
belki birleşmeyen iki yakası
belki bilmeden aynı yerlerde
belki olur a bir evde tek bir ruhun teninde

nerde nerde nerde nerde ve nerde olursak
gözlerine her baktığında
biraz da beni hatırla !

zira benim evim evim senin suretin
deki binbir renk
binbir desen
içimden geçen resminde rakseden sen…

| Dergiler, sayı_16, Şiir | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

mutluluğun resmi

01 Kas 2009

Can Sever

abidin dino’nun şiirinden

inebilseydin bu şehre
ayağında gittiğin yerlerin tozu
yüreğinde eski sızı
ela gözlerinde yanıp tutuşan hasretimle
kucaklaşabilseydik seninle belki son kez…
boynumda sıcak nefesin

alnına dökülen saçların
üstünde çok ilkbahar ve rengarenk entarin
dizlerini açıkta bırakan
ve masum dizlerinde telaşlı bi yorgunluk
geleceğimize şimdi başlayan sonsuz yolculuk

yüzünden taşan bakışların
“şöyle dur da doya doya bir bakayım sana”
nın sonuna denk gelen ayaklarında
açık ve hafif ayakkabıların
ve parmakların hala çocuk hala tanıdık…

işte o zaman söylerdim en güzel sözlerimi
buna da ne ağzım yeterdi
ne ruhum…

| Dergiler, sayı_16, Şiir | 7 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Kendi ağzından

01 Kas 2009

Can Sever

cansever

Can Sever

Kendi ağzından

Bir sanat İnsanının Kısa portresi

Can Sever

5 Eylül 1989 İstanbul doğumluyum.Lise öğrenimimi Özel Üsküdar Fen Lisesi’nde burslu olarak tamamladım.2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi elektrik-elektronik mühendisliği bölümüne yerleştim.2.sınıf öğrencisiyim. Çalışarak ve burs alarak okuyorum.

Şiir ve sinemayla ilgilenmeye çalışıyorum kendimce. Yaklaşık 2 yıldır yazdığım “şey”ler bir yerlerde yayınlanmaya başladı. Odasanat, Sınırda, Akatalpa, Yeniyazı, Sertsessiz, Şimal Yıldızı, Serenat, Maviada, Delidefteri, Karşın, Alaz, Adıyok, Kıyı, Kum gibi dergilerde şiir denemelerimi yayınlayabildim ; Radikal gazetesinin eki Radikalgenç’te de kitap eleştirileri yayınlıyordum ancak o ek kaldırıldı artık.

Sinema hakkında da -özellikle senaryo- çok okumaya izlemeye çalışıyorum, seminerlere katılıyorum, elimden geldiğince kendimi geliştiriyorum.Üniversitede de sinema sertifikası programındayım ve imkanım oldukça kısafilmler çekmeye başladım…Şiir ve sinema ,fırsat yaratarak ne şartla olursa olsun -amatör ya da profesyonel- ömür boyu ilgilenmek istediğim alanlar…

| Dergiler, sayı_16, Şiir | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

NÂR-I AŞK

01 Kas 2009

Nihat Kaçoğlu

Rıza Tevfik’e

Ezelden yanmışız aşkın nârına,
Yana yana ciğer kebâb olmuşuz.
Düşmüşüz bir gülün âh u zârına,
Bir şuhun yoluna turâb olmuşuz.

Nazar kılmaz olmuş ol yâr-ı memduh,
Hayli elem çekmiş bu dil-i mecrûh,
Hançer-i feleği saplamış ol şuh
Ol sebepten böyle harâb olmuşuz.

Dost, tâlib diyerek seçmişler bizi,
Varak-ı sevdâya geçmişler bizi,
Erenler aşkına içmişler bizi;
Meyhâne-i aşkta şarâb olmuşuz.

Tutulmuşuz bir cefâcı dilbere,
Hayrân olmuşuz ol servi reftâre.
Kar, yağmur olup da yağmışız yere;
Semâ-i irfânda sehâb olmuşuz.

Nihâd elimize almışız sazı,
Bülbül-i mârifet kılmışız sazı,
Erenler aşkına çalmışız sazı;
Tar-ı sevdâ olmuş, rebâb olmuşuz.

| Dergiler, sayı_16, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Yarım…

01 Kas 2009

Melike Şenyüksel

1
Bulanık rüzgârlar düşleyen bir çocuktu; gözlerindeki. Yorgundu. Yorgun ve cevapsız, gecede. Yanıtsızlıklarına iki daha eklemişti az önce. Hiç azalma
dan, sistematik bir hızla artıyor ve genişliyor oluşları nedeniyle, belki de çok kısa bir süre zarfında, şimdiye kadar pek prim vermediği öz kıyım teorilerine yeşil ışık yakar hale gelebileceğini düşündü. Delireceğini bir de.
Yeni bir boğuluş akşamı ayinine çağırmıştı yine birileri. Bunu duyuyordu kulakları. Şimdi hangi el altı şiirine sığınmalıydı acaba? Hangi şükredişe göz
kırpmalıydı? Gözlerini yumdu ve ağrısız bir körlüğe niyetlendi…

2

“Öleceğimi bilsem…” Yarıda bıraktığı cümlenin çoktan tamamlanmış
anlamı, O susar susmaz çarpmıştı yüzüne. Sıkıntılıydı. Düşünceleriyle yaşadığı sayısız çiftleşme ardından orta yere bırakıverdiği, özellikle de yarım bıraktığı tonlarca cümlenin, bir gün hışmına uğrayacaktı elbette. Bunu biliyordu da.
Onu asıl sıkan böylesi bir anda kullanabileceği hali hazırda bir savunusunun
olmayışıydı. Oturup bir savunma yazmaya kalkışsa, yine ardı ardına sonu bir
türlü gelmeyen sayısız cümle sıralayacak ve bu eğreti çaba Ona yeni davacılar
kazandırmaktan öteye gitmeyecekti.

Suskunlukta kalıp beklemek, tamamlanmışlığa giden otobüsleri…

3

“Genetik hüzünlerin asık suratlı taşıyıcısı: BEN”

Bekler… Uykulu gözlerinden bir fincanlık dikkat ödünç almaya niyet lenir gibi olur ancak gözlerinin bunu yapmaya hiç niyeti yoktur. Geçirdiği
günün yüzüne bıraktıklarına bakmak için ayna önündedir. Bekler, ayna yüze
yinde yavaşça belirmesini, yüzünün.
Bekler, bekler, bekler… Her zamankinden çok uzun süren bu bekleyiş
onu tanıdık sorgulamalara yöneltir. Günü geçirir aklından. Kendisinin de
henüz anlamlandıramadığı tuhaf bir sadakatle gözlerini açtığı sabahı. İçinde

olduğu güne ait olup, her nasılsa tüm diğer sabahları gibi olan sabahı. Kapı eşiğinin hemen ardında başlayan, ezbere kalabalığını sokağın. El arabasıyla kapı kapı dolaşıp sözde memba suyu satan ihtiyarı, kırmızı kapaklı bidonlarını. Köşedeki dilenciyi.Onu her görüşünde, düşünmeyi yasakladığı şeyleri kendine.

Yalama olmuş duyarlıklarını. Çocukları…
Ve gözlerini kaçırışını, sokak insanlarının çalıcı bakışlarından…
Hala ayna önündedir. Güne ait tonlarca detayı hatırlarken geçirdiği zamanı düşünür, düşünerek aslında yaşayabilecek olduğu andan çaldıklarını…
DÜŞÜNÜR…

4

“Gün sürer…
İçinde barındırdıklarımdan habersiz bir varoluşun sessiz eşliğiyle gün sürer.”

Durdu. Tırnağının o anlamsız hali çarptı gözüne. Pembe, ablak, ifadesiz bir surata benzetti onu. Belli bir ifadeye sahip olmayan her şeyin bezdirici bir yavanlık taşıdığını dahası, onların varoluşlarının sırf bu yavanlık kokusunu
oldukça ağır bir biçimde salgılamalarından ötürü hissedilebilir olduğunu
düşündü.
İfadesizliğin yokluğa bakar yüzünü, yokluğunsa insanca bir dürtüyle belki de kaçınılması gereken donukluğunu koydu önüne. Güçlü silahlar seçilmeliydi şimdi. Çünkü düşman güçlüydü. Hem yokluğa karşı açılan bir savaşta varlık gösterebilmek pek de öyle kolay bir şey olmasa gerekti…
Tekrar tırnaklarına çevirdi bakışlarını. Bu küçük milimetrekarelerde kaç adım atılabileceğini hesapladı gözleriyle. Gözleri bu tuhaf yürüyüş hesapla
rından bıkar gibi olunca da hiç duraksamadan dişlerinin arasına aldı tırnak
uçlarını. Tek bir hamle hakkı vardı şimdi, bu kendince kurduğu düzmece o-
yunda. Dişleri yalnız iki tırnağı kavrayabiliyordu aynı anda, fazlasını değil.
O halde işe onlarla başlanacaktı. Hafif ısırıklarla açılış yaptı. Dudak arasında
kalan çelimsiz tırnak parçalarını diliyle kurcaladı biraz ve usta bir hareketle
onlardan kurtuldu sonra. Tekrar ellerine baktı. Bu kendi kendini yiyip bitiriş
seanslarının sonuçlarını görebilmek için. Tırnakları olanca ifadesizliğiyle
karşısında duruyordu.
Azalan hiçbir şey yoktu sanki…

AZ ALAN HİÇBİR ŞEY YOK!

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

tövbe etmemeye yeminli günahkarlar`a

01 Kas 2009

Mehmet Yiğit

cenazenkalkmaz törensokağında komplebir akşamüstü
tersiyer alkollerle ters ilişkiye giren alkolikler
yeni yeni uyanıyorlar
mevzuya

piçler oturmuş kendi aralarında babalarının kim olabileceği
hakkında tahmin yürütüyorlar
fahişeler,müşteri profilini çıkartmakla meşgul
polisler teşkilatın yeni dağıttığı joplara bir mutluluk çubuğu
edasıyla yaklaşıyorlar.

o günahkarlar ki
sussalar:sustalar.konuşsalar zehir zemberek:çapraz tüfek
sokağın başını tutmuş çift engerek;biri topal
elinde değenek diye günahkarlardan birinin kaval kemiğini tutuyor
zor zaman ,dar mekan
suçun ödülü cezadır.hayatın ödülü intihar.sokağın ödülü günahkarlar.

Kendiliğimden gördüm onları ordaydılar
tespitsiz tanıdım onları mayındılar
zamansız tanıdım onları mayıstılar.
dört kişiydiler.dört gözdüler
dört gözle beklenen müjdeli bir haber gibiydiler.
dört mevsimdiler.
dört yanlış bir doğruyu götürdüğüne göre

dört yanlış bir doğruya eşitti.
mütemadiyen günahkardılar.
herkesin üstlerine geldiği bir gece
çekip gittiler
pişmanlığın bütün dişlerini…

| Dergiler, sayı_16, Şiir | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Kordonboyu

01 Kas 2009

Hasan Türksel

Seans kapanmış, günlük değerlendirmeler sona ermişti. Yarın için oluşabilecek işlem hacmi ve buna bağlı yapılması gereken satış ve alım rakamlarına ilişkin ön raporu hazırlayıp, bağlı bulunduğu departman şefine gönderdi. İşe başlayalı henüz 15 günlük bir süre geçmesine rağmen uzun süredir burada calışıyormuş gibi hissetmeye başlamıştı. İyi bir analist olmak için elinden geldiğinin fazlasını yapması gerekiyordu. Gün boyunca yaşanan stresin ardından koltuğuna yaslanıp, menkul kıymetler şirketinin bulunduğu 9.kattaki ofisten, beş dakika da olsa  Kordon ve Karşıyaka manzarasını seyretmek ruhunu dinlendiriyor, Ege denizinin koyu maviliği onu alıp başka diyarlara yolculuğa çıkarıyordu adeta. Son zamanlarda ailesi ve akrabaları iş hayatına atıldığı bu kısa sürede onun nasıl olgunlaşıp değiştiğinden bahsediyorlardı. “Böyle giderse bu çocuk birkaç seneye kalmaz evlenebilir” demişti babannesi Binnaz Sultan. Gerçi üniversite yıllarında da bunu sık dile getirirdi. Evliliğe karşı olmasa da evlenmek için önce insanın bir sevgilisi olması gerekirdi değil mi? Okulu bitirmelerine 3 ay kala Müjde onu eski erkek arkadaşıyla aldatmasa sanırım evlilik planı yapmamaları için bir neden yoktu. Hatta bir ara kendi aralarında evlenirsek nasıl, nerde yaşarız şeklinde çocuksu planlar dahi yapmışlardı diğer çiftler gibi. Aklına bunlar gelince canı sıkıldı, masadan kalkıp  kafeteryaya gitti.
Kantinde her ortamda olduğu gibi yeni gelenin üzerine çevrilen bakışlardan nasibini alırken, bir sonraki aşamaya geçebilmek için kısa sürede diğerleri ile iletişim kurması gerektiğini biliyordu. Pencere kenarında şirketin uzun süredir çalışanları olduğunu öğrendiği, araştırma departmanından Tekin ve yurtdışı satıştan Rıfat’ı kafa kafaya verip bir dergiyi incelerken gördüğünde oraya yöneldi. “Merhaba Tekin Bey, Rıfat Bey. Dışarıdan bakınca oldukça hararetli bir tartışma içinde olduğunuz görünüyor. Acaba hangi konuda konuştuğunuzu sorsam?” dediğinde Tekin, Cem’in ne söylediğini tam olarak anlamazken Rıfat sorulan sorudan rahatsızlığını dile getiren bir ifade ile “Atomun çekirdeğinin bölünmesi ile ilgili yapılan yeni bir calışma hakkında konuşuyoruz ama büyük ihtimalle sen bu konudan anlamazsın. İzin verirsen konuşmamıza devam etmek istiyoruz” şeklinde bir  cevap verdi. O an içini kaplayan öfkenin oluşum hızı ve seviyesini ölçebilen bir alet yapılsaydı sonucu ne olurdu acaba? “Asıl senin anan anlamaz” cümlesi sadece içinde yükselen bir ses olarak kalırken “Kusura bakmayın, amacım rahatsız etmek değildi. Size iyi akşamlar” diyerek yanlarından ayrıldı.     
Normalden 10 dakika önce işten çıkarken sonucunun ne olacağını umursamıyordu. Madem umarsamıyordu neden biraz önce içinden geçenleri koca burunlu, bodur adama söylememişti? O zaman ipler tamamen kopardı diye cevap verdi içindeki sese. Yeni bir calışan olduğum için beni suçlamaları ve işten çıkarmaları kaçınılmaz olurdu diye ekledi. Eğer erken çıktığı farkedilirse ailevi ya da acil bir durum gibi her zaman geçerli olan bahanelerden birini kullanabilirdi. Ayrıca bugün için yapması gereken tüm işleri bitirmişti. Okuduğu “Profosyonel hayata geciş” adlı kitapta yazdığı gibi önce sakin olmalı ve şirket içerisinde kendine bir yer edinesiye kadar insanların güvenini kazanmalıydı. Öfkelenen, sorun çıkaran çalışanın profosyonel hayatta yükselmesi gibi bir durum söz konusu değildi kitaba göre.
Talatpaşa otobüs durağına doğru yürürken fikir değiştirip kordonboyu sıralanan barlardan birinde oturmaya karar verdi. Ne yaparsa yapsın içindeki, olayı her hatırlayışında artan, öfke bir türlü azalmıyordu. Bir şeyler yiyip içerse belki kendine gelebilirdi. Denize nazır kurulan orduevinin yanından kıvrılıp Sirena Bar’a doğru ilerlemeye başladı. Otomatikleşmiş bir hareketle Seçkin’e telefon ederek, konuşmaya ihtiyacı olduğunu, her zamanki yerde beklediğini söyledi. Bu arada saatine baktığında şu anda ofisten kendi şefi dahil herkesin çıktığını düşündü. En azından onu aramamalarını  iyi bir işaret olarak saydı.
Ağustosun son günleri yaşanıyordu. İşten çıkanlar, Alsancak’ta farklı amaçlarla kurulan dershanelerden gelen öğrenciler, daha önceden haberleşenler, İzmir’e rastgele yolu düşmüş veya bir dost tavsiyesiyle gelenler akşamüstü Kordon’u dolduruyorlardı. Kimileri oturacak bir yer bulabilmek için dakikalarca beklemeye razıydı mekan köşelerinde. Güneş yavaş yavaş İzmir’i terkederken Kordon’da yerinizi aldıysanız, insanların neden sözleşmiş gibi her akşamüstü buraya akın ettiğini anlarsınız. Güneş sahneden çekilip yerini yıldızlarla parlayan, hafif esintili bir ortama bırakasaya kadar geçen sürenin bir seromoniden farkı yoktur. Dolayısıyla İzmirlilerin ya da Kordoboyu bu eğlenceye katılan kimselerin de her akşam bu güzelliği kutlamalarından daha doğal bir şey olamazdı.
Yıllardır gide gele bar sahibi ve zaman içinde değişen çalışanlarla iyi bir diyaloğa sahip olması nedeniyle, mekan dolu olsa bile kısa sürede onun için bir masa ayarlarlardı. Bazen bu durumdan utanır, acele etmemelerini, bekleyebileceğini söylerken bazen de bu durum, eğer yeni edindiği arkadaşlarıyla beraberse, inanılmaz hoşuna giderdi. Anne ve babası da üniversite yıllarında bu mekana gelip giderken birbirlerine aşık olduklarını anlatırlardı hep. Hatta annesi  o dönemde bu mekanda çekilen fotoğrafları halen bir kutuda saklıyordu. Yani orası onun için sıradan bir mekan olmaktan çıkıp, aileyi anlatan tarihsel bir simgeye dönüşüyordu adeta.
Seçkin geldiğinde, Cem birasını yudumlamaya başlamıştı bile. Gözlerini denize dikmiş, Seçkin’in geldiğinin farkına dahi varmamıştı. “Selam üstad, nasılsın? Aloo, ben geldim görmüyor musun?” “Aah,hoşgeldin kanki. İnan farketmemişim. Zaten kendimde değilim, sinirlerim altüst olmuş bir şekilde. Şu an birisi ters hareket yapsa, üzerine atlayıp pataklayabilirim inan.” Seçkin gülümsedi. “Vay seni tutmak bize düşecek desene. İçindeki aslanı sakinleştir de anlat bakalım olanları. Ayrıca ben gelmeden başlamışsın. Dur ben de bir bira ısmarlayım.” “Sakinleşmeye çalışıyorum  zaten.Ben büyük boy meze tabağı söyledim, gelince beraber yeriz.”
Cem olanları anlatırken, güneş yavaş yavaş Ege denizine ve İzmir’e veda etmekteydi. Ortaya çıkan gözalıcı kızıllık, geçmişten bugüne kalan belkide en gerçekçi miras olarak duruyordu. Barların  ışıkları yanmaya, gecenin ilk şarkıları söylenmeye başlamıştı.
“Bence de en doğru olanı yapmışsın. Eğer içindeki sesi dinlemiş olsaydın, yarın işsizler ordusuna sende adını yazdırmıştın. Ama sende gidip adamların konuşmasına direkt girmişsin be üstad. Yani adamı kızdırmışsın.”
“Biliyorum kanki. Ama yine de  daha nazik davranabilirdi bodur teneke. Bu olay bana bir ders oldu diyelim. Aslında benim asıl öfkem daha önce başladı. Kantine gitmeden önce aklıma Müjde ve olanlar gelmişti. Bazen olanları halen kabul edemiyorum Seçkin. Onca yıllık beraberlik sonrası böyle bir son olmamalıydı. Hani bitecekse de başka bir son yazılamaz mıydı?”
Cem, her ne kadar aksini iddia etse de bedeni alkole karşı dayanıksızdı. İkinci birasını içmeye başlarken kafasının yavaş yavaş dönmeye başladığını hisseder; ancak o an içindeki şüphe ya da bazen çekingenlik birden ortadan kaybolurdu. Mekanla bütünleşmiş meze tabağı geldiğinde açlığını daha bir hissetti. Kürdanlara batırılmış sigara böreğini, kızarmış patatesleri ve turşuları hızla midesine indirmeye başladı. Seçkin ise neredeyse hiçbir zaman bu yeme yarışında ondan aşağı kalmazdı.
“Demek sen halen  o konudasın. Ben bittiğini düşünüyordum. Hem seninle tüm bir yaz konuşmadık mı? Kız o yarma adamla gününü gün ederken sen burda kendini paralıyorsun. Boşver artık. Bak önünde bir kariyer imkanı açıldı. Hem ülkedeki işsizlik oranı şu an ne biliyor musun? Yüzde 13. Yani bizler mezun olup hemen iş bulabilen şanslı  kişilerdeniz. Sen bu tip durumlara odaklan bence. Hem yeni borsacı kimliğinle seninle beraber olmak isteyen çok kız olacaktır.”
“Elimden geleni yapıyorum ama aldatılmanın acısı kolay geçmiyor. Lekesi çıkmayan çamaşır gibi her seferinde biraz soluyor ama asıl iz hep orada kalıyor ve sende o lekeyi  görmekten dolayı sinir oluyorsun. Ya da bunun gibi bir şey.”
“Ooo üstad sen bırak borsayı yazar filan ol, bu aşk seni baya yazar yapacak desene.”
“Geç sen dalganı bakalım benle. Neyse unutacağız. Unutmaya mahkumuz ya da adını unuttum bir yazarın dediği gibi unutmak istediklerimizi bu seferde erteleyeceğiz.”
“Bak dediğim kadar varsın.Sen şimdiden girmişsin olayın içine.”
Gülmeye başladılar.Seçkin ikinci birasını ısmarlarken, Cem de üçüncü için tereddüt etmedi. İkinci ve üçüncü bardak arasında bir fark hissetmiyordu kendince ama dördüncü için durması gerektiğini biliyordu. Haftaiçi üç bardak bile fazlaydı ya bu akşamüstü öfkelenmişti işte.
“Peki senin iş nasıl gidiyor? Ayrıca Hande yüksek lisans için İngiltere’ye gideceğim diyordu son durum ne?”
“Son günlerdeki ekonomik krize rağmen bölgemdeki satışlar gerçekten iyi gidiyor. Gerçi benim çalıştığım ilaçlar biliyorsun hayat şartları kötüye gittiğinde daha çok kullanan ürünler. Doktorlarda hastalarına önerdikleri bu antidepresif ilaçlardan olumlu sonuçlar aldıklarını söylüyorlar. Toplumca bir cinnet geçiriyoruz anlayacağın. Böyle giderse beş yıl içinde her iki kişiden biri bu ürünleri kullanıyor olacak. Firmamın bu konudan çok şikayetçi olduğunu söyleyemem. Bende şimdiden eczanelere yaptığım satışlardan yıl sonu primini almayı hakkettiğim için keyfime diyecek yok. Hande konusu ise biraz karışık. Tam ne istediğini o da bilmiyor. Bir gün gideceğim diyor, sonra vazgeçiyor. Tipik bir İzmir kızı işte. Güzel ama kararsız.”
Cem, Seçkin’in Hande hakkında konuşurkenki yüz ifadesini gördüğünde işlerin onun söylediğinden daha kötü olduğunu anladı. Seçkin’i yaklaşık 14 senedir tanıyordu. Madem Seçkin bazı şeyleri henüz anlatmak istememişti, o zaman bekleyip olanları görmeliydi. Müziğe karışan insan uğultusu giderek artıyordu Kordon’da. Amma da çok konuşuyordu İzmir insanı. Yüz ifadelerine bakılırsa herkesin anlatacak çok önemli bir hikayesi vardı ve birbirini dinlemeden konuya girmek için sabırsızca davranıyorlardı. Ardı ardına kopan ve birbirini tetikleyen gülme krizleri yaşanıyordu. Bir nevi bir özgürlük alanıydı burası.
“Toplum olarak kanımızın kaynadığı ve çabuk öfkelendiğimiz doğru ama durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyordum. Ama bunları söylediğin iyi oldu. Bundan sonra ne zaman sinirlensem sözlerini aklıma getirip sakinleşmeye çalışacağım. O her iki kişiden biri olmak istemiyorum inan. Hande’ye de zaman ver o zaman. Onun gelgitlerine senin de kapılmanın bir anlamı yok.”
“Öyle yapıyorum zaten üstad. Hadi dostluğumuza içelim, iyi ki varsın hayatımda”
“Sende kanki. Şerefe!”
Geceyarısına kadar konuştular. Görüşemedikleri birkaç gün içindeki ayrıntılardan bahsettiler. Saat 12’ye gelirken mekandan kalktılar. Mekanda tanınmanın karşılığı her zaman az ya da çok bahşiş bırakmak oluyordu tabiki. Onlar yavaş yavaş Kordon’u terkederken masalarda seyrek de olsa insanlar halen oturuyorlardı. Seçkin ilaç şirketinin verdiği yeni model arabasıyla Cem’i evine bırakırken kapıda ayaküstü Cem’in babasıyla  bir süre  sohbet etti. Cem ise tüm öfkesinden arınmış bir şekilde yatağına uzandı ve sabaha kadar deliksiz uyudu.
Yeni bir gün yeni bir şans, ayrı bir yolculuktu. Öğrencilik yıllarında positif anlamlar içeren buna benzer cümleleri odasının her bir köşesine yazıp yapıştırırdı. Etkisini görmediğini söyleyemezdi ama hayatında muhteşem değişikliklerde olmamıştı hani. Asansörle 9.kata çıkarken özellikle Rıfat ile gün içinde karşılaşmamayı diledi. Ne zaman öfkelenirsen gülümse, öfken yatışmazsa o zaman kahkaha at sözünü bugün için belirlerken şimdiden gülümseyen bir yüz ifadesini kullanmaya başladı. Ofisten içeriye girdiğinde herkesin çoktan odasına geçip çalışmaya başladığını ve diğer günlerin aksine bir sakinliğin yaşandığını gördü.
Şirketiçi haberleşme bağlantısını tam saatinde yaptı. Yeni seans başlamadan önce gelen e-postalarını kontrol ettiğinde hesabında ofis içinden gönderilen iki mektup vardı. İlki her sabah aldığı, şefi tarafından gönderilen gün içinde yapılmasını istediği direktifler ve ön raporun yorumu, diğeri ise yurtdışı satıştan Rıfat’tan gelmişti. Şefinin ön raporuna ilişkin yorumunu merak ederken Rıfat’ın mektubunun üzerine tıkladı. İçindeki öfke midesini yakmaya başlarken gülümsemeye çalıştı. Gözlerini hafif kısıp gelen kısa yazıyı okudu: “Merhaba Cem. Dün sana biraz kaba davrandığımı biliyorum ama inan çok ters bir anda gelmiştin. Eğer seni istemeden kırdıysam özür dilerim. İstersen sana gün içinde bir kahve ısmarlayabilirim. Hem atomun parçalanması hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Bu arada şirketimize hoşgeldin, iyi çalışmalar.”
Cem’in yüzüne gerçek bir gülümseme yayıldı. Mektubu birkaç kez arka arkaya okudu. Biraz suratsız olsa da iyi bir adam olduğunu tahmin etmiştim diye düşündü ve hemen bir cevap yazdı. “Merhaba, alınmadım desem doğru olmaz ama nazik mesajınız için teşekkürler. Kahve teklifinizi memnuniyetle kabul ediyorum. Ayrıca Bilim ve Teknik dergisine çocukluk yıllarımdan beri aboneyimdir. Bu konuda söyleyecek şeylerim olduğuna emin olabilirsiniz. Size de iyi çalışmalar.”
Şefinin gönderdiği mektupta  kendisinin de onunla aynı düşüncede olduğunu belirtmesi ayrı bir sevinç kaynağı oldu Cem için. Bugünün tarihini bir kenara not etmeliyim diye düşündü. Gün boyunca büyük bir zevkle çalıştı. Zaman zaman kaçamak bakışlarla penceresinden Karşıyaka’ya baktı. İlk seans bittiğinde öğle yemeği için kafetaryanın yolunu tuttu.
Sabahleyin kimseye rastlamadan odasına gitmek isterken şimdi herkesle karşılaşmak, tanışmak istiyordu. Gülümseyen bir yüzle etrafına bakarken onu gördü. Rıfat’ın karşısında dört kişilik bir grupta yemeğini yiyiyordu. Daha önce onu ofiste hiç görmemişti ama böyle bir güzelliği farketmemesi mümkün değildi. Kalbi birden hızla çarpmaya başladı, sanki bir suç işlemiş gibi endişeli bir halde öğle yemeği siparişini verdi. Siparişi hazırlanırken onu gören Rıfat masaya davet etti. İşte bunu yapabilir miydi ondan emin değildi. Ona o kadar yakınken yemek yiyebilir miyim acaba diye düşündü. Her şey aniden gelişirse o zaman nedenleri hakkında çok düşünmeden hareket et, yoksa istemediğin bir sonuçla karşılaşman kaçınılmaz sözünü hatırladı ve ayrıntılara takılmadan hareket etti.
Adı Selindi. Yıllık izinden yeni dönmüştü. İyice esmerleşen teni, ela gözleri ilk bakışta size merhaba diyordu adeta. Yemek boyunca anlattıkları tam olarak ne idi anımsamıyordu ama onun söylediklerine gülerek karşılık vermesi hoşuna gitmişti. Bir gün için bu kadarı fazlaydı. Bugün ile ilgili kesin bir yazı yazmalıyım, ne bileyim belkide günlük tutmalıym diye düşündü. Bugünün tarihi önemli olmalıydı.
Odasına döndüğünde çalışmaya başlamadan önce Seçkin’e telefon etti. İki dakika içinde şirket internetinde bağlı olması gerekiyordu bu yüzden kısa tuttu.
“Merhaba kanki hayrola?”
“Dinle beni Seçkin, hiç vaktim yok hemen kapatmalıyım.”
“Dinliyorum, anlat.”
“Ben aşık oldum, hem de çok fena, sakın gülme bana.”
“Aşık mı oldun? Kime, ne zaman? İyi misin sen?”
“Anlatacağım her şeyi ama şimdi olmaz. İş çıkışı kordonda…. bizim mekanda…ok??? Hadi bye.”
“ Ok. Bye”

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Birazdan Yağmur Yağacak

01 Kas 2009

Beynur Yılmaz

Siyah bir motosiklet ve siyah bir gece… Eylül yıldızlarının aydınlattığı yolun sonundayım. Motosikletimden indim. Terasta sarışın bekleyişi vardı. Yanko yine ızgarasının başında şarabını yudumluyordu. Beni gördüğünde ayağa kalktı ve “ kapı açık, hemen gel etler soğumasın” deyip gülümsedi. Gülümseyerek girdim eve. Merdivenlerden tırmanarak terasa çıktım. Koca yaz bitmişti çoktan ve konuşulacak o kadar çok şey vardı ki…
Yazın en başında, henüz Amanda ile birlikte kurduğum hayalleri kurşuna dizmeden önceki günlerde, aramızda geçen tartışmaların ayyuka çıktığı dönemdi. Ben, yeni bir plaja atanmış bir cankurtaran, Amanda ise yakın zamanda gelecek olan bir tatilciydi. Bir gün beni aramış ve artık bana olan saygı ve sevgisinin bittiğini söylemişti. Geldiğinde mutlaka benimle bu konu hakkında konuşacağını söylediğinde hala açık kapı olduğunu hissettirmişti. Aradan geçen iki hafta sonunda küçük sahil kasabasına gelmiş fakat beni aramamıştı. Ortak bir dostumuzdan öğrenmiştim geldiğini. Biraz üzülmüştüm. Yok, hayır çok üzülmüştüm. Geldiğinde beni arayacaktı. Söz vermişti, ona güvenmiştim. Annesiz ve babasızdı ona duygusal yaklaşmıştım… Ertesi gün onu aradığımda bana beş dakika dahi ayıramayacağını söylediğinde başka bir aşka yelken açtığını anlamıştım…
“Yemeyecek misin? Etler soğuyor.” Dedi
düşüncelerimden sıyrılarak “ İçkim bitti Yanko. Sıkıldım Motosikletlerle sahile inelim mi?”
“Biralar senden ama…”
“Tamam borç yazdırırım bakkala”
“Yok! Gerek yok yazdırmana ben alırım biraları.”
***
Bir gece bir Cafe’den çıkıp kuzenim ile birlikte sahile indik. Etrafa bakınırken, sahilin karanlık bir köşesinde Amanda ile göz göze geldik. Benden daha uzun ve birazda sıska bir genç ile yiyişiyordu. Kaçıp evime sığındım. Sabaha kadar uyuyamadım. Uykusuz gittiğim plajda kimseyle tek bir kelime konuşmadım. Dayanamadım! Amanda’yı aradım. Belki görüşebileceğini söyledi. O günün akşamına telefonuma bir mesaj attı. İstenilen yere gittim. Yanında başka bir kız daha vardı. Konuşmadım, konuşamadım. Sinirlenip oradan ayrıldım. Ertesi gün, yeniden aynı sahile gittiğimde aklımı yitirmeyi yeğlerdim. Amanda bir erkek ile konuşuyordu ve yeni tanıştıkları her hallerinden belliydi. On dakika kadar geçti ve Amanda’nın konuştuğu çocuk yan tarafımda oturmakta olan beş gencin yanına geldi. Gururluydu. Büyük bir savaş kazanmış bir imparator kadar gururluydu. Arkadaşlarına Amanda’dan saat on birde buluşma sözü aldığını ve gece olunca Amanda’yı evire çevire düzeceğini söylüyordu. İnanamıyordum kulaklarıma. Arkadaşlarına Amanda ile olan konuşmayı her ayrıntısıyla anlatırken sesi heyecandan titriyordu genç adamın. Tam da kalkacağım sırada, guruptan iki gencin Amanda’ların şemsiyesinin yanına gittiklerini fark ettim. Biraz izledikten sonra tartıştıklarını anladım. Yerimden kalkarak Amanda’ya doğru hızlı adımlarla ilerledim. Amanda’nın yanındaki kıza bağıran elemanları sert bir şekilde itip kaktım. Benden korktular. Toz oldular. Onun korunmaya ihtiyacının olmadığını söylemesiyle başka tek kelime etmeden oradan ayrıldım. Sonradan durumu anlatan bir mesaj attım. Yolladığım mesajda delikanlının arkadaşlarıyla olan konuşmasını anlattım. Amanda bana inanmadı ve o gece o züppeyle birlikte oldu. Üç gün sonra onu sahilde yeniden gördüğümde etrafındaki erkeklerin onu bir et parçası olarak gördüğünü söylediğimde bana güldü. Bu onu son görüşümdü.
Demek ki kadınlara yaklaşımım yanlışmış diye düşünmeye başladım. Benimle ilgilenen kadınlara sadece yatmak için yaklaştım. İlk kurbanım Elena, son kurbanım güzel kalçalı Rozi oldu. Neden duygusal yaklaştığım kadınlar beni üzerken, düzmek için yanaştığım kadınlar üzülür anlamam. Amanda gibi yalancıktan hayaller kurdurmadım. Amanda gibi yalan söylemedim. Ve hiç kimseye hiçbir vaatte bulunmadım. Bana aşık oldular. Bunu istemiyordum. Artık sevişmekten bile yoruldum. Korkutuldum. Yeni insanlar tanımaktan ürktüm, ürkütüldüm.
Birazdan yağmur yağacak. Fırtına içimde, içimde şimşekler çakmakta. Telaşsız Poyraz, telaşlı dalgalar. Biz sarhoş olmak üzereyiz. Gece sarhoş, yıldızlar sarhoş, yoldan geçen insanlar sarhoş. Mevsim sarhoş… Kasabanın evlerinin ışıkları kararırken sokak lambaları sarhoş… Birisi var elini omzuma atıyor. Yanko tüm anlatılanları biliyormuşçasına hafif bir tebessüm ile(…) diyor.

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | 4 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Kâbus Silici- 1

01 Kas 2009

Ezgi Gürçay

Merve pabucu yarım, çık sokağa oynayalım

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

“Meeeyveee, oyda mısın?”
Eski komşuları Meliha hanımın sesi konumuna uygun bir şekilde yer altından gelir gibiydi. Tipinden, öfkeli ve alaycı sesinden, meraklı bakışlarından korktuğu yaşlı komşu kadın, o sekiz yaşındayken ölmüştü.
Sesini ve ismini bunca yıl sonra birdenbire hatırlarken, korkusunun böylesine üst kertelere yükselmesi çok şaşırtıcıydı. Merve’nin dudakları bir şeyler söyleyecekmiş gibi beceriksizce hareketlendi. Ses yerine zayıf bir nefes yükselebildi ciğerlerinden.
“Meeeyve! Pabucu yarım çık sokağa oynayalım.”
Meliha hanım karşılarındaki büyük binanın yanındaki iki katlı evinde otururdu. Kocasının ölümünden sonra sadece kedileriyle yaşar olmuştu. Geleni gideni azdı. Bazen sokağın bir köşesinden çıkıverirdi. Bazen de demir parmaklıklı balkonunda gelip geçene bakar, laf edip sataşırdı. O binbir sesle. Çünkü Meliha hanım her komşunun, annesinin, babasının, bakkalın taklitlerini yapardı. Yaptığı taklitler öyle başarılı olurdu ki, içindeki yabansıl bir yanın korkudan hoşafının yağı kesilirdi. Şimdi ne alakası vardı, ama. Kadını yirmi senedir görmemişti.
“Ah. Burdasın demek küçük kız. Külaha akide şekeri doldurayım mı? Bugün leblebi tozum da var. 25 liraya.”
Almanyalı bakkalın sesini bunca yıl sonra duymak neden bu kadar korkutucuydu. Birisi eli böğründe, diğeri deste deste paraları keyifle sayan iki kişinin veresiye ve peşin satıcı olarak resmedildiği o meşhur karikatürü civardaki bakkal ve marketlerden ilk o asmıştı. Yani bakkal herkesin kurnaz olduğunu bildiği cin gibi bir adamdı. Meliha hanımın böyle birine sanki oymuş gibi öykünebilmesi sinirlerini bozmaktaydı. O sıralarda ama. Deforme olmuşluk duygusu alt tabaka da yırtılmayı bekleyen ince bir zar gibi belli belirsiz hissettirmekteydi kendini. Mazinin sisli denizinde çanlı şamandıra. Balataları azcık yerinden oynamış o kadar.
“Tipitip cikleti mi istersin yoksa? Tipitoş, Tipicik ve havhav Tipitop da olsun mu?”
“Bana çocuk muamelesi yapma.”
“Çocuk hiç bitmez. Annen, baban ve ilkokul öğretmenin Nimet hanım anlatmadılar mı hiç sana?”
Merve içinden yalnız değilim diye tekrarladı. Yalnız değilim. Sonra bunun doğruluğunu saptamak istercesine etrafına bakındı. Korkudan dişleri zangırdamaktaydı.
“Kes sesini uyuz karı.”
“Bil bakalım neredeyim ve cebim sakız dolu.”
Merve dilinin ucuna kadar gelen pis bir sözcüğü engelledi ve etrafına bakındı. Kalbi diğer iç organlarıyla ilk kim yerinden kopup gidecek yarışmasına çıkmıştı. Sucuk gibi terlemişti. Elinde olmadan odada Meliha’yı görebilmek için bakınmaktaydı. İçinden bir ses bakma diyordu. Aldırma falan. Ama elinde değildi. Yatağın altı ilk akla gelen yerdi. Annesi kullanılmayan nevresim takımlarını, çeşitli örtüleri sepetlere yerleştirip Merve’nin yatağının altını tıka basa doldururdu. Belki de diğer anneler de çocuklarının yatağın altında öcü ya da timsah barınmasın diye yapıyorlardı bunu. O halde orada değildi.
“Aferin kız iki sakızı hak ettin.”
O sakızları al da bir yerine diyecekken durakladı. Yerini bulmuştu galiba gudubet karının. Ses eskiden oyuncaklarının durduğu hasır sandıktan gelmekteydi. Çıplak ayaklarla o tarafa doğru adım atarken cesaretine ve ahmaklık derecesine aynı anda şaşmaktaydı. Bakması şarttı,yoksa…
“Yoksa ne? Ağzına acı biber mi sürerler.”
Kesinkez oradaydı. Yapması gereken kapıyı açıp gitmekti, ama… Bir şey, meraktan da öte, o şey neyse, onun yüzünden eli sepetin kapağına dokunmak üzereydi.
“Durun Merve hanım. Dokunmayın o sepete.”
Merve irkilerek soluna baktı. Siyah badili kumral bir kadındı konuşan. Durdurmuştu onu. Hem de kâbusun onu ele geçirmesine ramak kala.

*

Safire, kımıldamaması için genç kadına işaret etti ve eğilerek hasır sepeti açtı. Yeşil yün saçlı altı adet patlıcan bebek kıpırtısızca oturmuşlardı.
“Burada bir şey yok.” dedi Safire uzaktan kumandayla alan şiddetini azaltırken.
“Sesi oradan geliyordu, ama. Eminim.” Merve sakızlar diyecekti ki, vazgeçti. “Böyle bir bebeğim vardı küçükken, saçları pembe renkteydi. Babam karneme kırık geldiği bir sömestir senin bebeklerle oynama yaşın geçti deyip çöpe atmıştı.”
Safire, yanaklarındaki pembe allığın güzelleştirdiği yuvarlak yüzlü kadına baktı. Koyu renk iri gözleri camlaşmıştı. Kahverengi saçlarının terden alnına yapıştığına bakılırsa çok korkmuş olmalıydı.
“Kim bu Meliha? Bana bundan söz etmemiştiniz?” dedi Safire.
Merve’nin yüzü şaşkınlıkla uzadı. “Unutmuş gitmiştim. Yirmi yıl önce falandı. Meliha hanım…Kedileriyle tek başına yaşayan yaşlı bir kadındı. Eskişehir’de. Almanya’da çalışıp döndüğü için Almanyalı bakkal dediğimiz biri vardı. Onu… Neyse, Meliha hanım ben küçükken öldü. Zamanla aklımdan çıkmıştı. Yani… Öyle… Seans bitti mi Safire hanım?”
“Hayır. Ara verdik. Siz yatağa dönün. Birkaç dakika içinde tekrar derin uyku haline geçeceksiniz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Asalak kâbus oyun oynuyor bizimle. Gelecek ama…Bu numara onun ayak izi. Haydi yatağa şimdi.”
Kadın sesini çıkarmadan yatağa uzanınca Safire kadını derin uyku haline geçirdi ve kullandığı aparatın kayıtlarına göz attı. KKK7, Merve hanım Kronik Kâbus Kurbanı sağaltma projesindeki yedinci hastasıydı. Şu ana kadar her şey iyi gitmişti. Kadınla iki uzun konuşma yapmışlardı. Aşırı titiz, asabi, huzursuz bir baba ve biraz silik kişilikli bir anneyle geçen 22 yıl sonunda kronik bir kâbus hastası olup çıkmıştı. Altı sene önce üniversiteyi bitirir bitirmez evden ayrılıp İstanbul’a gelmişti. Üç yıl boyunca babasının bir gün ansızın karşısına çıkacağı düşünceleriyle yaşamış durmuştu. Hiç beklemediği bir anda, mesela bir sabah kapıcıyı beklerken sahanlıkta babasının dikildiğini görecekti. Adamın ona ilk sözü “Evi terketmek ha, ben seni böyle mi yetiştirdim olacaktı.” Sokakta benzettiği adamlardan hiçbiri babası çıkmamıştı. Ama adam bunun yerine ölümüyle gündüzün akla ziyan düşüncelerini kabus kalıbında geceye dökmüştü. Üç yıldır toprağın üç metre altında yatmasına rağmen son bir senedir hemen her gece ziyaretine gelerek hayatını karartmaya devam etmekteydi. Bu rahatsızlık nedeniyle evliliğin eşiğinden bile dönmüştü. Hangi erkek her gece yanında bağırarak, ağlayarak uyanan birini isterdi. Annesi ilerleyen yaşı ve eşi dostu nedeniyle yanına gelemiyordu. Merve de işini gücünü bırakıp Eskişehir’e dönemiyordu.
Büyük bir alışveriş merkezinin idari kadrosunda olmak haftasonları da dahil işle ilgili telefonlar almak ve planlar yapmak anlamına gelmekteydi.
Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın kolayca rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında. Safire’nin aklına 2008 yılında yapılan dreamrecorder haberini heyecanla okuduğu zamanlar geldi. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makineleri rüyaları bölüşmek için kullanılmıştı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat görmek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beynin civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Bunun derecesini ayarlayan uzaktan kumanda aleti taşımaktaydı yanında. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti.
Safire birinci yöntemi yeğlemekteydi. Beyne elektrik verilmesini tehlikeli buluyordu. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Tedaviden önce cerrahi ameliyatlarda olduğu gibi hastalara seans sırasında yaşanabilecek tersliklere karşı form imzatılıyordu. Kâbuslarından hayatı cehenneme dönen tipler ya bunla ya da hiç şıklarından tedavi lehine seçim yapmaktaydı. Pek yeni bir teknoloji olması nedeniyle tereddüt gösterenlere başarı istatistiklerini göstermekteydi Safire. Kayıt sırasında hastanın kendini kötü hissetmesi on binde bir oranında rastlanan bir şeydi. Allaha şükür henüz böyle bir felaketle karşılaşmamıştı.
Kadın öbür tarafa tamamen geçtiğinde Safire de karşısında duran ikinci yatağa uzanarak aynı işlemi yaptı. Tekrar rüyaya girmişlerdi. Merve az önceki sanal alemde yatağının içinde büzülmüş yatıyordu.
Sessizlik uzadıkça uzuyor ama hiçbir şey olmuyordu. Safire saatine baktı. 51. dakikadaydılar. Kâbus silme seansı azami 80 dakika sürmekteydi. Bunun için KDV hariç 4750 lira ücret alınmaktaydı. Kalan 29 dakikada bir şey olmazsa seans başarısız sayılacak ve ikinci bir seans yapılması gerekecekti. Beynin ardı ardına ikinci kez aynı basıncı yüklenemeyecek olması bir buçuk aylık bir bekleyişe yol açacaktı. Merve hanım 45 kâbus yüklü gece daha yaşayarak gelecekti yani randevusuna. Gelmeye karar verirse tabii. Safire Kayacı iki yıl önce koskoca İstanbul’daki üç kâbus siliciden biriydi. Şu anda ise sadece kadın doktorların sayıları yirmiyi geçmişti. Alternatifi boldu yani.
57. dakikada alan şiddeti göstergeleri kıpırdamaya başladı. Kıpırtı kısa zamanda şiddet artırdı. Safire nefesini tutmuş boş odaya bakmaktaydı. Aslında böyle bir oda yoktu. Bu temsili yatak odası hipnozla kadının beyninde oluşturulmuştu. Merve’nin çocukluğunda yattığı odaydı. Kâbus kapanıydı bir çeşit. Yataktaki kadın da delikli peynir dilimi. Kâbus girdiği yerden defedilince kesin sonuç alınmaktaydı. Beyaz kapı aralanınca Safire heyecanlandı. Bakalım sanal sıçan yemi hemen kapacak mıydı?

*

“Kızım sen böyle biri değildin. Neden aile değerlerini reddediyorsun?”
Zihnine yerleştirilmiş yalnız değilsin, artık çocuk değilsin, bütün gördüklerin rüyadan ibaret bilgisi silinip gitti. Merve korkudan laçkalaşmıştı. Elleri, kolları üç, dört misli ağırlaşmış gibi geliyordu şimdi. İçeri giren şey insanı andıran, ama artık o olmayan çok berbat bir görünüme sahipti. Kokusu da vardı. Lahana dolması ve kesilmiş süt kokusu karışımı kokmaktaydı. İstifra salatası. Çok heybetliydi. Başı neredeyse odanın tavanına değecekti. Yatağın başucuna gelince genç kadın hayretle çişini salmakta olduğunu fark etti.
“Söyle niye? Yüzünü, gözünü de badanalamışsın. Hem de bu yaşta.”
Merve konuşursa hıçkıracağından korktuğu için susmayı yeğledi. Susunca sanki onu göremeyecek ve yanından geçip gidecekti. Dev şey gözlerinin tam bebeklerine bakmaktaydı oysa. Bu arada hayal meyal gibi bir doktorun muayehanesinde olduğunu hatırlamıştı. Buna inanan tarafı zayıftı. Korkudan titreyerek eskiden babası olan kimseden türeyen yaratığa baktı.
“Söyle dedim.”
Bu ses tonunda yirmi yıl geriye götüren bir zaman makinesi gizliydi. Her şeye hesap verildiği zamanlardı. Önlük niye kirlenmiş, defter kapları niye yırtılmış, tırnaklar maşallah kir kaynıyor, mahalledeki erkek çocuklarıyla bu saate kadar oynamak da neyin nesi.
“Üçe kadar sayıyorum. Dilini çöz, yoksa kopartırım kökünden.”
Merve ağlamaya başlamıştı. Hıçkırmaktan konuşacak durumda değildi. Geyik başı desenli pijamasının parmaklarına kadar uzanan kolları kendini beş altı yaşlarında hissettirmekteydi. Tam gitmesi için yalvaracağı sırada başucundaki devasa yaratığın put gibi hareketsiz kesildiğini fark etti. Ardından odanın kapısı açıldı. Krem rengi kot pantolonlu, siyah badili, kumral bir kadın içeri girdi.
“Dondurdum onu. İşi bitti sayılır.”
Merve’nin uyuşuk belleği hızlanınca doktorun adını hatırladı. Safire. Otuz yaşlarında hoş yüzlü kadın yanına gelince Merve kalçalarında soğumaya başlayan ıslaklığı fark ederek eliyle dokundu.
Kadın hareketini fark etmişti. Anlayışla gülümsedi ve “Şimdi lütfen kalkın ve şu iki ayaklı mozoleye siyah kapıdan defolup gitmesini söyleyin.” dedi.
Merve’nin belleği iyice tazelenmişti. Doktorla seans önceki konuşmalarını hatırlamıştı. Dizleri titrese de ayağa kalkmayı başardı. Tam nasıl yapayım diyeceği sırada devasa beden yerinden kıpırdadı.
Goril gibi dizlerine kadar inen kocaman el daha ne olduğunu anlamadan genç doktoru kolundan yakalayarak kapıya doğru sürükledi. Kapıyı açtı ve kadını dışarıya doğru fırlattı. Sonra örtüp geri geldi. Doktorun kâbusun iptal yeri dediği alanı boylaması Merve’yi yeniden eski korku kertesine ulaştırmıştı. Deminden beri tuttuğu gözyaşları sakınımsız boşalmaya başlamıştı.
“Şarlatan doktoru sepetledik. Kaç para ödedin sen buna? Söyle. Kaç para? Benim emlakçılıktan kazanıp bankaya istiflediğim paracıklarımı böyle yerlere mi yatırıyorsun?
Merve şokun en üst salıncağında sallanmaktaydı, ama bir yanı kâbusun ona dokunabilmesi için kendi rızası, yani teslimiyeti gerekmekte olduğunu biliyordu. İçinde bir yan direnmekteydi.
“Kaç para dedim sana? Benim param. Benim… Her yerden haberi geliyor. O kapkara kapıdan çıkmak yok. Çıkmıcaz anladın mı?”
Merve rüyada olduğunu biliyordu. İnsan rüyada bayılabilir miydi acaba? Bayılsa ve oyundan çıksa. Mızsa yani tamamen.
“Ne dedin?”
Yaratığın kafası yüzüne değecek kadar yakındı. Merve’nin bütün kasları taş gibi sertleşmişti, ama içindeki direngen yan azmettiriciydi.
“Senin paran değil artık. Annemin parası o. Dükkânda o da çalıştı senin gibi. Akşamları yemek yaparak, bulaşık ve çamaşır yıkayarak hem de. Unutma.”
“Bir de babaya cevap ha! Seni de o doktor müsveddesinin yanına yollayayım da gör.”
“Sen benim babam değilsin.“
“Her gece gelicem sana. Ta ki beni yeniden tanıyana kadar. Şimdi de bir ceza vereceğim sana. İkaz babından. Bil bakalım ne?”
Yaratığın yirmi santim kadar geniş etli dudaklarının arkasından gelen kötü nefesi ve sapsarı dişleri Merve’nin içini kaldırmıştı. Gücü tükenmek üzereyken yan gözle beyaz kapının yeniden açıldığını gördü. Safire çok kararlı ve hızlı adımlarla içeri girince hemen sevinmeye korkarak yaratığa baktı. Kızın bir işaretiyle yüzü Merve’ye eğik olarak kalakalmıştı. Gözleri açıktı ama bebekleri yoktu bu defa. Gerçekten donmuş olmalıydı.
“Ne oldu?”
“Kâbuslar…” dedi Safire. Eliyle ayağa kalkmasını işaret ederek. “Kronik kâbuslar elektromanyetik alanlar sayesinde iptal edilirken bir gelişme oldu. Az önce de böyle bir şey yaşadık. Meliha dediğiniz kadın ortaya çıkar çıkmaz bir bit yeniği olduğunu sezmiştim zaten. Ben de seansın ikinci ayağında kopyamı harekete geçirdim. Alan gücünü de yüzde 22 oranında artırdım.”
Merve’nin az önce bir kopyayla konuşmuş olmanın şaşkınlığıyla ağzı bir karış açık kalmıştı. Hiçbir farklılık sezememesi şaşılası bir şeydi.
“Japon bilim insanları altı ay kadar önce bütün dünyayı uyarmıştı. Tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başlamışlardı. Bu nedenle bizler de rüya psikologları olarak birer ekstra kopya kullanmaya karar verdik. Kopyalarla çatışmaları onları yoruyor ve asılsız yengi sanıları onları esas tedavi için dikkatsizleştiriyor.”
Yataktan kalkmış olan Merve anlatılanları sona doğru yarım kulakla dinlemişti. Koca yaratığın her an canlanarak ortalığı kırıp geçirmesini bekliyordu. Bebekleri olmayan gözler kubur gibi kıpırtısızdı neyse ki.
“Elinden tutun. Çocuk gibi. Sizin zihninizin çocuğu sonuçta. Onu siyah kapıya götürün. Beyazdan girdi siyahtan çıkacak. Yöntem bu. Şimdi kapıyı açıp dışarıya salın.”
Merve robot gibi denileni yaptı. O koskoca şeyin uysal adımlarla yanında yürümesi çok tuhafına gitmişti. İçinde bir umut büyümekteydi.
“Az önce her yerden haberi geliyor derken işaret ettiği buydu. Onları bu ortamda hastanın beyninden uzaklaştırmak atmosferde bir iz bırakıyor olmalı. Bir çeşit radyo dalgası gibi hayal edin. Böylelikle diğer beyinler ve dolayısıyla kâbuslar durumdan haberdar oluyorlar. Bu da onların direncini artırıyor.”
Merve serbest eliyle siyah kapıyı açtı ve yaratığa dışarı çıkmasını işaret etti. Yaratık önce kımıldamadı. Sonra bedeni isteksizce harekete geçti. Bir genç irisi gibiydi arkadan bakınca. Merve kapıyı örterek sürgüyü sürdü. Ve dönüp doktora baktı.
“Bir dakika içinde muayehanemde uyanacaksınız. Onu def ettiğiniz ve sürgüyü sonsuza dek sürdüğünüzü sakın unutmayın. Geçmiş olsun.”
Merve gözlerini muayehanede Safire hanımla yan yana başlarında parlak metaldan başlıklarla iki dar yatakta yatarken bulunca ilk işi eliyle kalçalarındaki ıslaklığı yoklamak oldu. Gerçekti.
Safire hanım rimelleri yanaklarına akmış olan kadına dostça gülümsedi ve “Ölçülerimiz aşağı yukarı aynı. Benden bir şeyler veririm.” dedi.
Merve utançla başını salladı. “Rüya gibiydi.”
Safire hanım başından başlığını çıkartıp kenara koydu ve “Sadece hatırası kalacak bundan sonra merak etmeyin. İyisiniz değil mi? Mide bulantısı, baş ağrısı filan yok ya?” dedi.
Merve sevinçle ve minnetle gülümsedi. “Hayır. Altımdaki ıslaklıktan başka… Bu gece uyuyup uyandıktan sonra ilk işim annemi aramak olacak. Sonucu merakla bekliyor.”
Safire hanım profesyonelce bir bakışla, “Yarın sabah yepyeni biri olarak uyanacaksınız.” dedi.
Merve test etmeden aşırı sevinmeye korkar bir tavırla gülümsedi. “Bir şeyi merak ettim. Siyah kapıdan dışarı def edilen kâbus nesneleri ne oluyor?”
“Kendi aralarında bir direnç alanı yaratmışlar besbelli.” dedi Safire. “Aslında bilgisayarımızdaki çöp kutusu gibi bir yere gitmekteler. Kâbusların yarattığımız sanal ortamlarda köprüler bularak birbirleriyle haberleşmeleri yeni bir durum. Sadece silinme esnasında diğerlerine mukavemet kazandırmaktalar bir miktar. Birkaç saat sonra Japon hocam Takamaki Fuyo’ya telefon edip durumu bildireceğim. Şu anda saat sabahın beşi orada. ”
“Geri gelmez değil mi?”
Safire içini çekmemek için kendini zor tuttu. “Şu ana kadar tek vaka bile mevcut değil.” dedi ve gülümsedi. Tedavide başarı oranı yüzde 98,7’ydi. Ultrasonla bebeğin cinsiyetinin tahmin edilebilmesi oranından bile daha büyüktü.Yalan söylüyor sayılmazdı yani.
Safire, Merve hanımı kapıya kadar geçirip uğurladıktan sonra gidip seans elbiselerini üzerinden çıkardı. Üstkata çıkıp yatak odasına girdi Takamaki Fuyo’ya telefon etmeden önce bir şeyler yiyip kendine gelebilirdi. Önce dışarıdaki kış gününe yakışır şekilde sıcak bir duş tabii. Duşun altında bir seansın daha başarılı atlatılmasından memnun hayallere daldı. Sanal alemde gelişip gürbüzleşen, teşkilat kuran kâbusların yakın gelecekte dünyayı nasıl etkileyeceğini düşünüp endişelenmek için bol bol zamanı olacaktı.

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Edebiyat ve Fikir Yongalama